Umurunu Umutsamak

Umurunu Umutsamak

Bazen beklemek yorar insanı.

Öyle böyle yorulmak değil hani.

Çünkü o beklemek, o kadar çok şeyin ardından,

Avucunda kalan tek taş olmuştur

Çok şey göze almış, çok gayret göstermiştir aslında

Göstermiştir de,

Kıymet görecek midir bilinmez

Bazen yorar insanı çok beklemek

Hani yıldızlar anlaşır bazen

Buluşur ortada birleşince koskocaman bir ışık huzmesi doğar yüreğine güneş misali

İnsan bazen söylediklerinde gizlidir

İyi ki dersin de sonu üç noktayla nihayetlenmiş bir “İyi ki”

Öyle bir an gelir ki

Beklemek kalmıştır elinde avucunda

Buluşma saatini bekleyen

Körpe aşıklar gibi.

Sonu üç noktaya gebe,

Natamam bir cümlenin

Gizli öznesiydin sen.

En çok,

Yüklemindeki o bilinmez vurguya sığındım ben.

Öyle bir cümleyle gel ki, razıyım

O vakit yüreğim dursun.

Adını; umurunu umutsamak koydum.

Gökşen Bozkoyunlu

Bu teşekkür, vedalaştıklarıma

Çok hata yaptım geçmişte.

Çok düştüm, çok kanattım bedenimi, ruhumu.

Üstüm başım çamur, kalbim yaralar içinde kaldı kahkahalara varana dek.

Öyle bir gök gürültüsü yaşadım ki beride, şimdilerde yedi cihan birleşse deviremez içimde büyüttüklerimi.

İyi niyetimi suistimal edenlerin hepsini süpürdüm yolumdan.

Öyle büyük hafiflik ve arınma ki anlatamam.

Sahte gülüşlerin olmadığı, samimiyetsiz samimiyetlerin fezaya savrulduğu bir dünya yarattım beride.

Sesim sana ulaşmıyorsa, kalbim sana değmiyorsa bil ki senden sebeptir,

Çoktan vedalaşmışız demektir.

Teşekkür ederim benden eksilterek bana kattıkların için.

Güzellikler büyütmenin enerjisini sevdim daima

Ruhuma iyi gelene iyi geldim.

Yer açtım güzelliklere, yine yeniden insana.

Çokça kaybettim sevdiklerimi, ellerimle toprağa koydum bedenlerini.

Özlemlerini büyüttüm,

Büyüttükçe bazen göz yaşı, bazen dalgın bir çift göz, bazen sessiz bir çığlık oldu içimde.

Geçen her sene , içimdeki çocuğu büyütüyorum.

Hiç büyümeyen o çocuk tuttu elimden benim, aldık rüzgârı ardımıza dört nala koşuyoruz.

velhasıl,

Teşekkürü borç bilirim bütün iz bırakanlara.

İyi ki vardınız, iyi ki varsınız.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Sevmeleri Sevmek

Ekmeğin ucunu severim çıtır çıtır.

Tepsideki böreğin köşelerini yanık yanık.

İlla annemin kıymalı makarnası olacak.

Bolonez molonez anlamam ben

Samimi olmayan, sevginin katık edilmemiş halidir o çünkü.

Yoğurdun elde yapılanı makbuldür bana

Gün gibi apakçe parlasın isterim beyazlığı kapağını açtığımda.

Çayın açık olanı geçsin isterim boğazımdan

Demi sohbetindedir çünkü onun.

Çiçeklerin daima şarkı söylediğine inanırım

Doğanın dilsiz melodisini fısıldar her daim kulağıma.

Dalga köpüğünü severim ayaklarıma çarpıp çarpıp kaçan,kumları çekip çekip içine alan

Dikkat çekmeye çalışan afacan bir çocuk gibidir çünkü o dalgalar.

Sonra,

Ağacın yıllanmışını severim.

Vakur duruşunda sakladığı özgüvene yaslarım sırtımı.

İskelenin ucunu severim,

Zihnimin ufkuna yakındır orası.

Ve banklar.

Bankları severim ansızın biri gelir,oturuverir hikâyesiyle yamacına.

Sonu mutlu biten hikâyeleri severim daima

Çünkü bilirim ki sayfalarca aşılmış zorlukların ödülüdür o mutlu son.

Çünkü bilirim ki o hikâyeyi düşleyip kaleme alan o yazar,kimbilir kaç yorgun satırın ardından varabilmiştir o sona.

Şiiri severim delicesine.

Hangi duygular hangi sözcükleri giymiş o mısralarda anlamak isterim

Bilirim ki gayret ister şiir.

Sonra,

Gönlüyle gülümseyen insanları severim

Hayır’ı da Evet’i kadar net olan insanları severim.

Marazlarını kucaklayan insanları kalbimle öpmek isterim.

Velhasıl,

Sevmeleri severim hem de çok.

Gökşen Bozkoyunlu

Eğer / Rudyard Kipling

İngiliz yazar, roman ve öykü yazarı Rudyard Kipling, 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan en genç yazardır. Bu videoda, Kipling’in orijinal adı “IF” olan “Eğer” adlı şiirini seslendirdim.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Dengede Kalabilmek

Bir problemle karşılaştığınızda gösterdiğiniz ilk tepki ne oluyor?

Sinirleniyor musunuz?

Endişe mi duyuyorsunuz?

Sakince karşılayabiliyor musunuz?

Yoksa “Eyvah, ben şimdi ne yapacağım?” paniği mi sarıyor içinizi?

Bir soru daha.

Peki, bütün bu duygusal tepkilemelerinizde terazinin dengesini sarsan aklınız mı kalbiniz mi?

Kalp, daima tutunmak ister duygulara acı da olsa. Duygusaldır çünkü o. Sever köpürtmeyi.

Akılsa duyguya ket vurandır. Dondurur tüm duygusal tepkileri.

Ne sadece akılla ne de sadece duygularala çözülebilir sorunlar.

Çünkü hem bedeb hem ruh dengede olmayı ister daima.

Hangimizin derdi yok ki ? Hangimiz kanamıyoruz ki?

Mesele soruna sahip olmak değil.

Mesele o sorunun üstesinden nasıl geldiğimizde.

Sorunlarını mazeret olarak öne süren insanları sevmiyorum.

O yüzden,

Sürekli şikayet eden, durmadan mazeretler üreten, şöyle dertliyim böyle dertliyim diyen insanları uzaklaştırıyorum hayatımdan.

Hele ki söz verip tutmayan, zamanın kıymetini bilmeyip sürekli sizi geciktiren, oyalayan insanlar.

Ah onlar yok mu onlar.

İşte onlardan koşarak uzaklaşmanızı diliyorum.

Çünkü onlar,

Ne kendilerinin ne de başkalarının yaşamlarını önemserler. Yaşam terazilerinde dengeyi bulamayanlardır onlar. Mangalda kül bırakmayanlar onlar.

Oysa ben, oysa siz, oysa biz değerliyiz.

Ne zaman ki, kendinize değer verirseniz aklınız ve kalbiniz dengeye oturuverir. Bu huzur öyle değerli ki.

Taşımayın yüküyle gelen insanları ne aklınızda ne kalbinizde.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Yaşam Dediğin

Yaşam dediğin,

Sıcacık güneşin iliklerine kadar ısıtması, beton zeminin incecik aralığından yol bulup güne açan tek ve hür bir papatyadır aslında.

Sabahın kör saatinde ince belli bardaktan içilen çay,

Portakalı, kabuğunun içindeki beyazı kemirebilmek için yemektir yaşam.

Sonra,

Ağlamaktan gözlerin şişmiş haldeyken başını güvenebileceğin bir omuza dayayabilmek,

Adını andığında burnunun direğini sızlatan insanların, yüreğindeki varlığıdır yaşam.

Bir top dondurmanın keyfi içinde kaybolabilmek,

Kilometrelerce yürüyebilmektir yaşam.

Yaşam, yüzünü gökyüzüne çevirip gözlerini kapayıp püfür püfür hayal etmektidir.

Kışın ayazında ocakta kaynayabilmiş bir tencere çorbanın şükrüdür yaşam.

Koca bir kütüphanenin rafları arasında kaybolabilmek,

Minik bir çocuğun içten gülümsemesiyle sıkı sıkıya sarmalamasıdır.

Pastadaki mumlar üflenirken dilenen milyonlarca umut dolu temennidir yaşam.

Bir banka otururken yamacına gelen minik bir tekir kedi,

Parkın ucunda her sabah kuşlara yem veren yaş almış o teyze,

Nefesi ciğerlerine derinden çekip, yavaş yavaş verebilmenin huzurudur yaşam.

Salkım salkım yaşayabilmektir.

Ve yaşam,

Her sabah tanıdığın tanımadığın yeryüzündeki tüm canlılara içten bir günaydın diyebilmektir.

Günaydın Yeryüzü !

Yeni umutlar, günaydın !

Günaydın .

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

İLLET

Bir illet sarıverdi önce tüm dünyayı.

Bulaştığı yegâne varlık ; insandı.

Evde kalmak gerekti.

Eksildik çokça bu süreçte. Sarılamadık, kucaklayamadık, kavuşamadık özlediklerimize.

Son vazifemizi dahi yapamadık kayıplarımıza. Nasıl kavrulduk ? Nasıl da yandık hepimiz?

Çok şey farkettik bu dönemde;

Kimimiz kendisiyle tanıştı ilk defa. Kimimiz 4 duvar arasında yıllarını paylaştığı insanları yeniden tanıdı

Ne garip bir gerçek değil mi?

Hüznü de evde kalarak yaşadık, şaşkınlığı da, buruk sevinçleri de.

Ağlamanın nasıl bir meditasyon olduğunu farkettik mesela. Kendimize döndük

Meziyetlerimizi keşfettik ilk defa.

Kimimiz içinde yaşayan ressamı gün yüzüne çıkardı, kimimiz aşçıyı.

Kimimiz kitaplarla dost olmaya başladı, kimimiz ne kadar yaratıcı olabildiğinin farkında vardı ama yazarak, ama çalarak, ama söyleyerek.

Sürekli üreterek.

Bir virüsün sebep olduğu kapanma, içimize yaptığımız en büyük açılım oldu aslında.

Bunu anladık

Önce insanın kendine dönmesinin, kendini tanımasının, kendine değer verdikçe benliğini sevmesinin ve saymasının ne kadar önemli olduğunu anladık.

Sonra bu farkındalıkla yüreklendik ve o hep ertelediğimiz ya ilk ya da son konuşmayı yaptık karşımızdakiyle.

Gözlerinin içine baktığımız yârimize, belki evladımıza, belki annemize, babamıza, kardeşimize, belki dostumuza, belki de minik patili yoldaşımıza.

Gördük ki içimizi yakan konularla yüzleşince, anlatınca, tartışınca, velhasıl iletişim kurunca nasılda serinledi yüreklerimiz. Nasıl da aydınlığa çıktı zihinlerimiz.

Kendimizi dönüştüren yepyeni bir yapılacaklar listesi tuturduk zihinlerimizin duvarına.

Sonra o düşü yaşattık kalbimizde. Büyüttük, büyüdükçe cesaretlendik kendimizden .

Nasıl güzel bir aymışlık hali yaşadık hep birlikte?

Ve an geldi, döndük. Ya penceremizden ya da bahçemizden bize izin verildiği kadar başladık doğayı önce dinlemeye sonra seyretmeye. Seyrettikçe görmek ve bakmak arasındaki o büyük farkı keşfettik.

Başladık ruhumuzu açmaya.

Farkettik ki biz yokken doğa, dünyayı yeniden ele geçirmiş.

Bu belki de en büyük, en renkli, en cıvıl cıvıl istilasıydı doğanın.

Ne güzel ötüyordu değil mi kuşlar? Ne büyük coşkuyla fışkırıyordu çiçekler dallarında. Nehirler dans ediyordu.

Bu güzellikleri kısmen seyredebildiğimiz penceremizden döndük karşımızda duran aynadaki aksimize sorduk açık yüreklilikle.

Biz bugüne dek nasıl bir misafir olmuştuk doğaya ? Bunun yüzleşmesini yaptık kendimizle.

Yer yer kızdık, yer yer utandık, yer yer övündük yaptıklarımızla. Hepimizdeki karşılığı başkaydı.

Ve fakat bir gerçek vardı. Bu memleket, bu topraklar, bu ormanlar, denizler, çiçekler, türlü türlü hayvanlar, şarkı söyleyen kuşlar, ritim tutan dalgalar, pırıl pırıl güneş nasıl da güzellenmişti biz yokken. 

Kendimize dürüst olduk. Ve bu dürüstlük acı bir gülümseme yerleştirdi yüzümüze.

Bize aş veren, nefes veren, yaşama coşkusu veren doğamıza “Biz ne ettik böyle?” dedik.

Sonra o acı gülümseme , bir damla yaşa dönüştü kimimizde, kimimizde sel olup aktı .

Doğanın güzelliği, bize sunduğu çıkarsız bu sevgiyi, nasıl da hoyratça tüketebildik dedik kendimize. Nasıl?

Oysa o , ondan aldığımızı yine sevgi ile geri vermişti bize çoğaltarak.

Bunu anladığımızda ; aynaya dönüp bu defa şunu sorduk

Biz nasıl bir insanız ?

Bunu düşündük.

Bu yüzleşme çok şey öğretti bize. İşte o insanlığı kasıp kavuran illet var ya , kimimizi ne yazık ki  eksiltirken, geride kalanlarımız bütün bu farkındalıkla yüreğini çoğalttı, kendini büyüttü .Doğanın biz yokken kendini çoğaltması gibi.

Bir parçasıydık oysa doğanın, bunu unutmuştuk

Misafiriydik doğanın.

Kendimizi anlamaya başladıkça, doğayı da anlar olduk.

Ne güzel bir öğreti ne acı bir tercübeden geldi öyle değil mi?

Koruduk kendimizi. Sağlığımıza da önem verdik bu süreçte . Dikkat ettik çünkü artık farkındaydık dönüşemeyen gelişemiyordu .

Neleeeer neleeeer öğrenmedik ki?

Birlik olmayı öğrendik birbirimizden uzakta.

Egomuzu kırdık.

Ön yargılarımızı alıp çöpe attık. Doğayı sivriltip yücelten bu illet, kişiliğimize zarar veren tüm fazlalıkları da törpülemişti aslında .

İnsanın insana , insanın doğaya ettiği tüm kötülükleri farkettik.

Sonra dediler ki; iyileşiyoruz.

Evde kalmaya gerek yok artık.

Kendimizi doğanın kollarına atmak istedik hiç vakit kaybetmeden.

Öylesine mutlu, öylesine umutlu.

Kimimiz valizler hazırladık gideceğimiz tatil için, kimimiz piknik sepeti. Doldurduk içlerini allah ne verdiyse.

Aman ha dedik kendi kendimize, yine de tedbiri elden bırakmayalım, dikkatli olalım. Kendimizi düşündük .

Ve o hevesle tam kapıyı çekip doğaya koşarken, birşey unuttuk içeride.

Tam da kapının eşiğinde.

Unuttuğumuzun farkına varamadık bile.

Kayıp bir hafıza koymuştuk aslında biz o valize, o sepete.

Erdemi, vicdanı, emeği , saygıyı ve sevgiyi  bırakıvermiştik o kapının eşiğinde.

Evde kalırken farkına varıp öğrendiğimiz ne varsa bize ait, insan olmaya dair hepsini yapayalnız bırakıvermiştik o kapının eşiğinde.

Öylesine mutluluk sarhoşuyduk ki  gözümüz dönmüştü bir kere.

Sonra?

Bu defa kendi filmimizi ne yazık ki başa sardık

Yeni anılar yaratmaya eski benliğimizle gittik .

Açıldık yaşama belki ama yeni öğretilerimizi o kapının ardına kilitleyip gittik.

Ardımıza bakmayı unutunca, başladık yeniden eksilmeye, eksiltmeye.

Şimdilerde cayır cayır yanarken doğa ve çaresizce izlerken bizler ekranlardan, kimilerimiz birşey hatırladık.

Hafızası geri gelenler, dönüp o kapı eşiğine bıraktığımız öğretileri aklına kalbine yeniden koyup geri döndü doğaya.

Doğa yandıkça yüreklerimiz yandı.

Ateşe siper olduk, ama yardım ederek, ama söndürerek, ama destek vererek, ama maddi ama manevi ne geliyorsa elimizden doğadan aldığımızı doğaya geri vermek üzere bu defa biz ona nefes olmak için bir olduk, güç olduk. Kocaman olduk üfkedik nefesimiz yettiğince, su döktük taşıyabildiğimizce.

İnsandık en nihayetinde yetmedik, yetemedik hepsini dindirmeye.

Teknik donanımlar her yere her ölçekte yetemedi. Çırpındık, sesimizi yüksekttik, çığlık olduk. Her birimiz

söndürebilmek için canhıraş gayretle.

Kurtaramadıklarımıza ağladık, darda kalanlara destek olmaya başladık. Oysa biz öyle güzel büyüttüğümüzü sanmıştık mi insanlığı içimizde, bu doğa cayır cayır yanmazdan önce.

Oysa biz bu doğa yanmazdan önce, ne güzel insanlar olmuştuk .

Doğa yanmazdan önce.

İncinmek

Sevgi ve saygıyı korumanın kilit anahtarlarından biridir ince düşünebilmek.

İncinmek, incelik yokdunluğunun yarattığı hassas bir duygudur. İnsanlar kendilerince yaşarken bile, farkında olmadan başkalarını incitebilirler.

En çok kimler incitir bizi hiç düşündünüz mü?

Değer verdiklerimiz.

İnce bir sızı ile çatlar kalbimizin hassas noktası incindiğinde. İğne başı kadar küçüktür başlangıçta o incinen yer. Küçüklüğünün yarattığı sızı içten içe yürütür o çatlağı.

Küsmeyiz, acı duymayız.

Sızlar içten içe.

Yanık yanık.

Sonra incindikçe yürümeye başlar o çatlak kalbimizin çeperinde.

Gün gelir o sızı, acıya evrilir.

İşte o acıdır ki sevginin yitip gitmesine sebep olan.

O acıdır saygının kıvranarak yok olmasının müsebbibi.

Zarar gördüğümüzde uzaklaşırız sevgiden.

Diğer taraftan acıları bilmek, tecrübe etmiş olmak, başkalarına karşı nazik olmamızı sağlar.

Empati girer devreye.

Biliriz çünkü incindiğimizde ne hissettiğimizi.

Yavaş yavaştır incinmiş bir kalbin yıkımı.

Çok iyi biliriz.

İnsanlar yaklaşımlarında tam da burada ikiye ayrılır;

İncinmişliklerinden incelik yaratanlar,

İncinmişliklerinden nefret doğuranlar.

Siz hangi taraftasınız hiç düşündünüz mü?

İnceliklerin kol gezdiği bir gün olsun.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

YA VARSA?

Ya başındaysak yolun,

Sonuna vardığımızı düşünüyorken

Ya tam da kirazlar açmaya yüz tutmuşken vazgeçtiysek

Ya tam gülümseyecekken yâr,

Olmayacak deyip ardımıza bakmadan yürüyüp gittiysek

Ya tam seslenecekken gönül bize,

Kapadıysak kulaklarımızı

Ya bir başlangıcın arefesindeysek her şey bitti derken

Ya o engelin ardında gül bahçeleri varsa

Ya varsa?

Vazgeçme

Söyle yüreğine az sabretsin

De ki;

Dayan

O kapının ardı bahar,

O kapının ardı umut,

O kapı sevdalara açılacak

O kapı aydınlık yarının kapısı

Tut kolundan açıver

Korkma!

Gökşen Bozkoyunlu / 25.07.2022

“Önce Ben” Diyebilmek

Doğuştan sahip olduğumuz bir yetenektir iletişim. Ne yazık ki bunun farkına varılmadan heba edilen pek çok yaşam var etrafımızda.

Bilgi ile donanmak hiç kuşkusuz her koşulda önemli olmakla birlikte, tek başına da bir şey ifade etmiyor. Zira o bilgilerin de paylaşılmasında, aktarılmasında temel gereksinim, iletişim. İletişim yoksa ne bilgi ne anı ne hikâye ne de tecrübe aktarılabiliyor.

Sorarım hepimize, en son ne zaman kendimize “Bugün nasılsın?” diye sorduk. Ne zaman iletişim kurduk kendimizle?

Önce “Ben” demekle başlıyor oysa her şey. Yanlış okumadınız evet, “Önce Ben” demekle başlıyor.

Kendimizi tanımak, anlamlandırmak, istek ve heveslerimizi, sevinç ve kaygılarımızı, hüzün ve dertlerimizi ve daha pek çok duygumuzun nasıl, neden ve hangi koşullar altında oluştuğunu anlamak işte önce o içimizdeki “Ben” ile iletişim kurarak anlaşılabiliyor.

Zira ben, benimle iletişim kurup bana sahip çıkmadıkça, yaşadığım bu hayat ta bana ait olmuyor. Daima başkalarının hayatlarını yaşıyor, başkalarının öğretilerini benimsiyor, başkalarının bakış açısıyla yaşama bakıyorum.

Mahkûmiyetin düşünce bağlarımıza vurulmuş bir prangadan ibaret olduğunu anlatmıştım bir yazımda. Özgürce düşünmek, önce “Ben” olmayı öğrenmekle başlıyor.

Ben olmayı öğrenmekse kendimize yapacağımız iletişim yolculuğu ile mümkün olabiliyor.

Kendimizi ne kadar tanıyoruz ?

Kendimize ne kadar değer veriyoruz?

Kendimizi ne kadar seviyor ve sayıyoruz?

İşte bu temel sorulara vereceğimiz dürüstçe yanıtlar kendi içsel yolculuğumuzun ilk adımlarını oluşturuyor.

doğuştan insan özüne tohumu ekilmiş bu eşsiz iletişim yeteneği önce kendi yaşam felsefemizde filizlenmeli ki, sağlam temelli rengarenk çiçeklerle dolu bir yaşam yolculuğumuz olsun.

Sahi, bugün nasılsınız?

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

WordPress.com.

Up ↑

%d blogcu bunu beğendi: