Mahkûmiyet

Diyeceğim o ki ;

Kelimelerin yamacında çok susuyoruz. Neden ? Çünkü o kelimeler konuşulmuş ve bir karara varılmış elbirliği ile insanlık nezdinde. O insanlık demiş ki, ‘Doğrusu budur.’

Genel kabul görmüş kavramlar, anlamlar.

Ah o genellemeler, ah o tekdüzelikler. Ah o bizi aynılaştıranlar !

Oysa galat-ı meşhur pek çok kavrama sırtımızı yaslamaktır bizi içten içe kemiren. Düşünce yok, bakış açısı yok. Değerlendirme ve anlamlandırma yok. Nihayetinde de ‘Sorgulama’ yok. Esir bir yaşam aslında bizimki.

Ne demir parmaklıklar ardında yaşar, ne tekerlekli sandalyede ne de âmâ gözlerde mahkûmiyet. Mahkûmiyet, hayal kuramayanların güçlü prangasıdır.

Oysa özgürlük hayal kurmaktan geçer.Yıkmaktır çerçeveleri, kaldırmaktır sınırları. O sınırlar ki, hepimizi aynı düşünce kavanozu içine sıkıştırıp, koca bir yanlıştan hiç çıkmyacak yalandan bir doğru çeşnisi yaratandır.

Sahi, nedir doğru?

Herkes tarafından kabul gören mi? Bize öğretilen mi?

Doğru bilinen nice kavram ve öğreti var yaşamda.

O yüzdendir ki, özgürce ve sınırsızca düşünme kabiliyetidir hayal kurmak. Bu kabiliyet geliştikçe, uçsuz bucaksız tüm sınırlardan bağımsız, sorgulayan, görebilen, anlayabilen ve anlamlandırabilen bir mizaç sunar bize.

O yüzdendir ki, yaşamda başımıza ne glirse gelsin, iyide ve kötüde hepimiz tekiz.her birimizin tecrübeleri başka.Her birimiz özeliz.Doğrularımız başka. Doğrularımız kendimize.

Yaşadıklarımız kendi deneyimlerimizi, deneyimlerimiz kendi dünyamızı oluşturur.Akıl vermek ne haddimize. Burakalım bunları, tutunalım hayallere.

Kurduğumuz o hayallere varmak üzere çıktığımız yolculukta; özgürlük, mutluluk ve huzur birer çiçek gibi onları koklamamızı bekleyen en güzel hediyemiz aslında. Yolculuk, yürüdüğümüz yolu güzelliştmekten geçer.

Tayfun Talipoğlu, Yol Hikâyesi kitabında yüreğimi delip geçiyor. Diyor ki;

“Başındayız biliyorum, sonu da yok bu yolculuğun. Nöbet sırası bizdeymiş gibi geldi bana. Çünkü gördüm ki, en çorak toprakta biten ayrıkotu bile bir şeyler aktarmakta kuşağına. ‘Dane’ vermeden gitmek bize yakışmaz.”

Kendinize hayal armağan edin bugün, kendi doğrunuza varmak için.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Kaybolmak

Siz de bazen kaybolduğunuzu hisseder misiniz kendi zaman tünelinizde ? 

Gardımın düştüğü kimi zamanlarda hissettiğim tam olarak budur. 

Kayboldum duygusu. 

Peşi sıra gelen, “E peki şimdi ne yapacağım?” sorusu. 

Yalnız hissedersiniz kendinizi baştan ayağa.

O andan itibaren adım aldığınız her sokak, baktığınız her göz, duyduğunuz her ses yabancı.

Her şey ve herkes,  el olur size.  

Dururum ben böyle anlarda. 

Bir süre sadece dururum. 

Sırtımı yaslayabileceğim güvenli bir yer ararım. 

Ama bir deniz kenarı, ama bir orman yolu, ama bir ağacın gövdesi, ama bir bankın kucağı. 

Oturup yaslarım sırtımı beriye. 

Dikerim gözümü alabildiğine en uzağa . 

Ben diyeyim ufuk, siz deyin feza. 

Bakarım görebilmek için,

Bakarım duymak için,

Bakarım dinlemek için

Bakarım anlamak için.

Çünkü bilirim ki o baktığım ufukta kavuşacağım bir ben olur daima. 

Ona vardığım anda başlar yeni hikâyemin girizgâhı. 

Sınırda Üç Kadın / Feyza Altun

Beni yutkunamayacağım tarifsiz bir haykırışın içinde bırakan ve bu satırları paylaşmama vesile olan bir roman okudum bugün.

Önce insan olmanın ve ardından can verdiğimiz insanında karakter hamurunu yoğurabilmenin ne denli önemli olduğunu kocaman bir sille tokatla bir kez daha beyinlere kazıyor Sınırda Üç kadın romanında Feyza Altun.

Toplumsal koca bir yara olan psikolojik ve fiziksel şiddetin yarattığı travmaların 3 kuşak kadının yaşamında nelere mal olduğunun satırlara yansımasıdır bu eser.

Anneanne, kız ve torun üçgeninde, kendi yaşanmışlık ve yaşanamamışlıklarının yetiştirdikleri bir sonraki kuşaın hayatına nasıl da derinden sızdığını ve aynı döngünün yine yeniden yaşandığının acı gerçekliğidir bu roman.

İnkılap Kitapevi’nden çıkan romanda beni derinden etkileyen birçok satırdan sadece iki minik kesit paylaşmak isterim.

Sevgiyle kalın, Farkında kalın

…Herkes “Üzülme” diyor ama kimse ” Üzülmeye hakkın var, üzül, ben yanındayım ” demiyor…

Kötülükleri yaşayanlar travmalarını ancak iki şekilde atlatabiliyordu; ya aynısını yapıyordu ya da tersini…

Deniz Yıldızı / Kıssadan Hisse Öyküler

Günlerden bir gün, adamın biri sabahın kör saatinde uyanır ve okyanus kıyısına giderek güneşin doğuşunu izlemeye karar verir. Yol alır ve oraya vardığında görür ki kilometrelerce sahil onu beklemektedir.

Yavaşça yürümeye başlar ve çok uzak bir noktada, minik siyah bir nokta görür. Merak ederek yavaş yavaş ona doğru yürümeye başlar. Yaklaştıkça, o siyah noktanın aslında onu çok tatlı bir çocuğa kavuşturduğunu görür.

O çocuk ne yapıyordur biliyor musunuz ? Yanında, öresinde, berisinde gördüğü deniz yıldızlarını çılgınca okyanusa atmaktadır. Adam onu yanına yaklaştıktan sonra sorar.

-Ey çocuk günaydın ! sen bu deniz yıldızlarını neden okyanusa atıyorsun ?

Çocuk gülümser ve cevap verir;

-Güneş doğduğunda sular çekilir, ve deniz yıldızları eğer susuz kalırsa ölür. Ben o yüzden bu deniz yıldızlarını okyanusa atıyorum, der.

Adam manidar bir gülümseyle der ki;

– Kilometrelerce uzun bir sahil var burada, sen buradaki hangi deniz yıldızına yetişebilirsin ki ? hangi birini kurtarabilirsin ki ?

Çocuk bu cevap üzerine eğilir, tam da önünde duran deniz yıldınız alıp adama gösterir ve ardından onu okyanusun olabildiğince en derin yerine doğru atar. Ve dönüp adama şu cevabı verir;

-İşte bu deniz yıldızı için çok şey farketti, der.

Bu cevabın ardından her ikisi birden öğle saatlerine dek tüm sahil şeridince ulaşabildikleri belki binlerce deniz yıldınızı beraber okyanusun serin sularına atarlar.

Gelelim Kıssadan Hisseye;

Hepimizin tek bir hayatı var. Bizler birer insanız. Yaşadığımız dünya ve topraklarda sadece yaptığımız herhangi bir eylemle,bir kişinin veya bir canlının dahi kalbine dokunabiliyorsak, ona can suyu verebiliyorsak yapacağımız tek bir hareketle birçok şeyi olumlu yönde değiştirebiliyorsak eğer ; Ne fark eder ki ? demeyelim olur mu ?

Tıpkı çocuğun söylediği gibi;

– O deniz yıldızı için çok şey farketti.

Sevgiyle Kalın, Farkında Kalın.

Ciğerlerimiz yanmaya devam ederken, yüreğime sıkışan iki kelam.

Günlerdir, bizi yaşamda tutan alanlarımızın nasıl, an be an küle dönüştüğünü, geleceğimizin nasıl yok olduğunu elimiz kolumuz bağlı izliyoruz hep birlikte.

İzlediğim her bir karede içim dışıma çıkana kadar akan gözyaşlarımı dindirmeye çalışıyorum. Sahi, sizde kaldı mı gözyaşı?

Geleceğimiz adına, evlatlarımız adına yapabildiğim yegâne şey, acizâne yaptığım sosyal medya hesaplarımdaki yayınlarla maddi ve manevi destek vererek değer yaratmak ve her birimizin sorumlusu olduğu bu yangın cehenneminden nasıl kurtulacağımızı düşünmek.

Ne anlatmıştım kıssadan hisse hikayede, İnsanı değiştirirseniz, dünya düzelirdi değil mi?

Ne anlatmıştım topladığım çöpleri size tek tek gösterirken , “her şeyi yedik,içtik,becerdik ama biz insan olmayı beceremedik” diye.

Yılmadan, bıkmadan anlatmaya devam.

Çay sevdama turşu sıkamayacak devlet büyüklerim size sesleniyorum !

Bu memleket hâlâ aklı başında, kendine saygı ve sevgi besleyen insanlarla dolu. İnanamayacaksınız ama öyle. Her platformda söylüyorum ya ; sadece 1 insanın kalbine dahi dokunabilmek, sadece 1 insanı dahi birkaç dakikalığına düşündürebilmekti, insan olmak. İnsan olmak, vicdan sahibi olabilmekti.

Seyirlere doyamadığımız, kıyamadığımız doğanın büyülü yeşiline, el birliği ile kıyanlara sesleniyorum !

Bu yangınları çıkaran cehaleti yıllardır ilmek ilmek ören sevgili devlet büyüklerimiz, evet size sesleniyorum !

Yarattığınız eğitimden yoksun, doğanın değil paranın yeşiline muhtaç ve esiri ettiğiniz memleketimin insanı, tam olarak sizin eserinizdir.

Eşi benzeri olmayan kurduğunuz siperli kalelerin içine giren solduğunuz hava da ortak değil mi insanınızla?

İnsan şaşar, beşer. İnsanı mecbur bıraktığınız sürece yönetebilir ve en ağırı da satın bile alabilirsiniz. ve fakat unutmayınız ki havayı, suyu, oksijeni ve atmosferi satın alamazsınız.

Siz benim cebimdeki parayı alabilirsiniz ama yaşam hakkımı elimden asla alamazsınız. Buna izin vermem.

İnsanların çabaları, ağlayan anaların,babaların yürekleri hiç mi vicdanınızı sızlatmıyor. Siz nasıl bir engin vizyonla devlet büyüklüğü yapıyorsunuz bize anlatın lütfen. Bana, bize, vatandaşınıza.

Siz geleceğini çaldığınız tüm evlatlarımıza hesap vermek zorundasınız.

Adalet terazisinin mahkemelerin yüreğinden sökülüp alındığı o günden beri kayan şirazenizin dengesini yine bana,bize,insana,halkınıza,memleketinize sağlamak zorundasınız. Çünkü devlet büyükleri olarak mevcudiyetinizin yegane sebebi bu.

Gerekirse papatya sapını sayacak kadar dahi umudumun olduğu bu yaşamda, nefesimi bir an önce bana geri verin.

Ez cümle;

Aksi, göz göre göre şahit olduğumuz bir cinayetin tam da katili olarak tarihe geçeceksiniz.

Bir vatandaş olarak tüm devlet büyüklerimizi acilen görevlerinin gereğini yapmaya çağırıyorum. Zira iyi vatandaş, sorumlu vatandaş imkanı ölçüsünde gereğinden fazlasını yapıyor.

İçimizde kendini bulma sevdasına düşen her kim varsa miniki bir mola vererek, Kafamdaki Fillerin Hepsi Mavi kitabını okumalı. Zira kitap o mânâyı arama yolculuğunuzda bilin ki; varlık ve yoklukla, özgürlük ve tutsaklıkla, aşk ve nefretle, bilgelik ve cehaletle, bencillik ve fedakarlıkla, gerçek evren ve iç evreninizle ve elbette ki hiçlikle çığlık çığlığa yüzleşeceğiniz o gerçek fırtınanın kitabıdır aslında.

Fırtına esnasında o engün okyanustaki azametli dalgalar var ya , onşlar öyle dalgalar ki , rotanızda sizi oradan oraya savuran, savurdukça da giderek sizi sizden koparan, yaşam girdabının tam ortasına sürüklüyor.

İnsanlık, varolduğu günden bugüne, varoluş sebebini de arıyor durmaksızın. İşte tam da bu noktada yazarımız Sevgili Murat Gülen diyor ki; “… İnsan kendini anlamak için felsefeyi,kendini anlatmak için edebiyatı buldu. Kendini sağlama almak için matematiği, kendini göstermek için fiziği buldu. Kendini yaşatmak için bilimi, kendini tanımlamak için coğrafyayı buldu. Ancak ne olduysa oldu ve birden hasreti bulup, kendini unuttu. Çünkü bu duyguya ne şiirler ne anlamlar ne toplamlar ne ispatlar ne şehirler ne de gerçekler yetebildi…”

Murat Gülen’le tanışma kitabım olan bu hikayenin bazı satırlarıyla saatlerce bakıştım biliyor musunuz ? Okudum, tekrar okudum. Sonra an geldi durdum,mola vermek istedim. Neden biliyor musunuz ? Ufkumu açan o satırları sindirmeye ihtiyacım olduğu için.

Ne karakterleri ne de hikayeyi anlatmayacağız elbette ki. Dilerim bu satırlarla siz de buluşur, benliğinize ufuk açacak kesitlerle siz de karşılaşırsınız.

Bende mânâsı ile çokça örtüşen o cümle ile sizi başbaşa bırakıyorum.

“Ölümün karşıtı yaşam değil, özgürlüktü.”

Murat Gülen

Nedir Aile ? Hiç Düşündünüz Mü ?

Nedir Aile hiç düşündünüz mü ?

Tüm öğretilerden uzakta,bazen oturduğunuz o sahil kenarındaki banktır aile.

Bazen bir ormandaki ağaç dibi

Bazen hiç tanımadığınız ama gülüşüne kapılıp gittiğiniz o yabancıdır aile.

Aile, bazen de yapayalnızlığınızın içinde, kalabalıkların ortasındaki o gülüştür.

Her zaman kan bağıyla olunmaz aile.

Çünkü aile, kalbinizin orada olayım diye çırpındığı diyardır aslında.

Sözün özü; kalbiniz neresi çarpıyorsa, orasıdır aile.

Bazen de aile, sadece sizsinizdir.

Bunu daima aklımızda tutabilmek dileğiyle !

Sevgiler,

G.B.

Seni Çok Seven Kızın

Hayatın biçare bıraktığı anlar , özlesen de sana gelemeyeceğini bildiğin insanlar var. Cüda’ya düşersin. Öyle ağır bir sızıdır ki bu, nefes aldığın sürece kavuşamayacağını bilmenin kesin ve keskin yarası, sen nefes verdikten sonra kavuşabilme ihtimaliyle birleşip, yaşatır seni. Ey Ümit! Sen ne amansız duyguların yakasına ilişmiş virgülsün. Söyle bana ümit, bu kadar özlemle yanıp tutuşuyorken, sahiden var mıdır vuslat? 

“Kapkara bir dikeni yutmak, diken içini paramparça ederek geçerken de hiç ses çıkarmamak“ ne demekmiş ben, babam öldüğü gün öğrendim. O 67’sinde, bense 39’ undaydım vedalaştığımızda. Bir dostum taziyesinde şöyle demişti; “Gidenin kavuşana dek, sizleri hatırlamayacak, özlemeyecek kadar güzel yolları olsun, kalanlar da kavuşana kadar güzel yollarda olsun.” Yok olurcasına ağladım sözlerin derinliğine. Yaşamım boyunca doğru bildiğim ne varsa, gözümü kırpmadan isyan bayrağını çeken ben, ölüme hiç isyan etmedim, edemedim de aslında. Bu onunla ilk tanışmamız değildi. Sancılı bir nasihat olduğunu babam öğretmişti, ben 14 yaşındayken ablamı, o 42 yaşındayken evladını kaybettiği gün. Yüzünü minicik avuçlarımın arasına aldığım an’ı hiç unutmadım. Hüznünü yüzüme yaslayıp, biçare gözyaşlarını öperken, içindeki koca yangını oracıkta söndürebilmeyi dilemiştim Tanrımdan, tüm benliğimle. “Üzülme baba, ben varım bak evladın, biz varız, çocukların.” diyebilmiştim sadece. Gözyaşlarını silerek sıkı sıkıya sarılmıştı o bana, bense hayata. Ablamı 15’inde toprağa emanet ettiğimiz gün anladım, hayat böyle gelmişti bana ve ben koşar adım büyüyordum. 

 “Neden öldüler?” diye soran iç sesinizi duyar gibiyim. Sonuçlarını değiştiremeyeceğinizi bildiğiniz olayların nedenlerini sorgulamak, sizin merakınızı giderir belki bir nebze ama beni çokça kanatır. Gerisini ne siz sorun, ne ben dillendireyim. Ölümün karşısında nedenleri sorgulamamak lazım geldiğini öğrenemeyeceğiniz güzel anlarınız, sevdiklerinizle biriktireceğiniz nice anılarla dolu yıllarınız olsun.

Baba nedir hiç düşündünüz mü? Benim için, çınardır baba. Ne kadar heybetlidir çınar öyle değil mi? Hayata karşı dimdik duruşu ve ihtişamıyla kucak açar doğaya ve insana. Sıcacık sevgisini, ulu bedenine hapsedendir çınar. Ne zemheriler görür, ne fırtınalar yaşar ama boynunu asla eğmeyendir o. Onun gövdesinde ve hatta gölgesinde mutlu ve umutlu olmamaya imkân yoktur. Dertlendiğiniz, sevindiğiniz, telaşlandığınız, heyecanlandığınız, korktuğunuz her anda daima gölgesine sığınıp, gövdesine sırtınızı yaslayabildiğinizdir çınar. Yaşam erdemini öğrendiğiniz, hayat suyunu içtiğinizdir çınar. Baba, işte bu yüzden çınardır.  Karakterinizin yapı taşlarında imzası varsa eğer, sadece gözlerinizden yüreğinize iniyor sevdası. Şimdilerde baktığım her yerde babam. Ey gülüşü yüreğinde asılı adam !

Velhasıl, önce kanatsız kalmış kuş misali sendeliyorsunuz. Sonra onsuz karşıladığınız ilk doğum gününde dökülüveriyor yüreğimden kelimeler;

“Hayat bir harman yeri. Her yıl, her yaş heybeme bambaşka anılar,  duygular dahil oluyor. Kendi adıma; İnsanın kalbinden daha büyük bir çöl ve yine kalbinden daha derin bir deniz olmadığını tecrübe ederek gamla ama yine tevekkülle karşılıyorum yeni yaşımı. Yok ki bildiğim, öğrendiğim başka bir yol. İnsanın ızdırap içinde ne denli dilsizleştiğini öğrendim ben bu sonbahar. Eksildikçe çoğalmayı öğrendim. Şimdilerde başka bir milat yaşıyor yüreğim. 40 yaşına girdiğim bugün, bende olan ne varsa, beni var kılan, hayata tutunmayı öğreten, dimdik ve ayakta olmayı en iyi ondan öğrendiğim babam sayesinde. Bana hep babanın kızısın derler. Ne mutlu bana! Bu milat onsuz geçecek kim bilir kaç nefes daha alacağım günlere açılan bir milat. En kıymetli yaşımı,en kıymetli insana ithaf etmek isterim, sonsuz ve derin özlemle. “ 04 Ocak 2018 – Gökşen Bozkoyunlu 40 . Yaş günüm

Çünkü biliyorsunuz ki, geri dönüşü olmayan ayrılıklara dahildir ölüm. Sonra 39 yıl boyunca her sene iple çektiğiniz o gün ; Babalar Günü , karşınıza dikiliveriyor. Dursun istiyorsunuz zaman, hazırlıksız yakalanıyorsunuz, soluksuz kalıyorsunuz, vedalaşamıyorsunuz bir türlü yokluğu ile. Ona söylemek istediklerim taşıyor yüreğimden o gün ;

“Özledikçe sessizleşiyorum ben. Şimdi tam da bugünde, yeniden büyütse beni diyorum ve sadece ona doğru emeklesem. Pervasızca sarılabilsem boynuna, koklayarak öpebilsem bir kez daha. İlk cümlemi ona kursam ve o cümle ağız dolusu “Seni çok seviyorum Babam!” olsa. Gülümserken yüzüme konan gamzeyi, gözümde beliren mutlu yaşları bir tek o görsün istiyorum. Burnumun direğinin sızladığı bugünde, bu yüzdendir yanağıma kondurduğum gamze. Sana olan minnet borcumu ödeyebileceğim bir cihan ve özlemimi ifade edebileceğim anlamlı söz keşfedilemedi henüz. En güzel iyikim, çınarım, derin özlemimle; günün kutlu, ruhun şad olsun Babam!” Babalar Günü-Gökşen Bozkoyunlu

Sonra, onsuz uçmaya çalışıyorsunuz. Debeleniyorsunuz, yoruluyorsunuz. Tükendiğimi düşündüğünm anlardan birinde ona sesleniyorum ; 

SEN 

Sen ki , 

Yüreğimi hırçın fırtınaların ortasından çekip alan, 

Hasret kaldığım beyaz sabahlara güneş gibi doğan, 

Közlenmiş kalbime alaz olan 

Zamanı yanağındaki gamzeyle , o anda donduran

Tüm iklimleri bahara döndüren.

Şimdi sen, öyle büyük bir felaket doldurdun ki yüreğime;

Kendime yalan, 

Kendime dolan.

Öyle bir hançer ki bu , içimde delik deşik yaralar açan. 

Sen ki, acımadan, acıyı umursamadan.

25.08.2019 00:09 Gökşen Bozkoyunlu 

Aylarca sürekli yürümek istedim biliyor musunuz ? Sanki yürürsem geçecekmiş gibi. Sanki ona kavuşabilecekmiş gibi. Sonra bir gün babama dair hatırladığım ilk an’ı ve yine ona dair hafızamdaki son an’ı düşündüm. Gözümün önüne gelen karede ortak payda her iki anda da, onun o güneşi kıskandıracak şahane gülümseyişi duruyordu, tüm eşsizliğiyle. Kocaman bir tebessüm kondu yüzüme o anda . Derler ki; birini gerçekten gönül gözünle seversen, fiilen hayatında olmasa dahi, bir gün mutlaka rüyana gelir ve yanan yüreğine su serper, serinletir seni mutlaka. Çok yoğun bir iş gününün bitiminde erkenden uyumak istemişti bedenim. Gerçekten sessiz ve derin bir uykuya dalmayı hayal etmiştim yatağıma girdiğimde. Ve o gecenin sabahında huzur gözyaşlarıyla uyandım. Rüyamda; eşsiz bir melodi kulaklarımı tırmalıyordu. Kayıtsız kalmama imkan yoktu, pencereye doğru koştum. Tüllerin ardından sapsarı parlayan güneş gözbebeklerime dolmuştu, huzur veriyordu. Tülü aralayıp, aşağı bakmak üzere pencereyi açtım. Müzik sesi yükselerek yaklaşıyordu. Sokağın sağ köşesinden dönen üstü açık arabanın üzerinde uçuşan yüzlerce rengarenk balon giderek bana doğru yaklaşıyordu. Rüzgarın etkisiyle iki yana ayrılan balonların arasında şoför koltuğunda oturan babamı ve arka koltuktaki oğlumu gördüğümde yaşadığım heyecan ve mutluluğu hangi kelimeyle ifade etmeye çalışırsam çalışayım yetersiz kalacak. “Gökşen! Kızım, buradayız biz merak etme .” diye sesleniyordu babam, yine o kocaman gülümseyişiyle. “Seni çok seviyorum kızım” diye haykırıyordu oğlumun dedesi, benim babam. Gelmişti, yüreğimdeki alevi dindirmeye gelmişti işte kahramanım. “Baba seni çok seviyorum “diye haykırırken, el sallamıştım ona. “Hayat o kadar güzel ki “diyordu gülen gözlerinin içi , “Mutlu ol kızım, sen babanın kızısın, bunu asla unutma ” diyordu yüreğimi yakıp geçen bakışları. Katıla katıla ağlarken uyandığım o rüyanın sabahında, öylesine bir tebessüm yerleşti ki yüzüme, anladım ki insan bir tebessüme gerçekten binlerce hüznü de sığdırabiliyormuş. Bu yüzden bu kadar gülümsemelerim. 

“Ve sen yokken ben, bir şey daha öğrendim en güzelinden yine senden. Sen hiç gitmedin ki babam. Kader gerçekten gayrete aşıkmış. Hayatı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu tecrübe ettiğim, gülen yüzümde, tükenmeyen umutlarımda yaşatmaya devam ettiğim Babam; dilerim bir gün kavuşmak yeniden nasip olsun.”

Günün kutlu olsun babam.

Seni Çok Seven Kızın 

Gökşen Bozkoyunlu

Hiçlik Yolunda

Bir ırak iklimin peşine düştük tüm benliğimizle

Yamacımızda çırpınan rüzgârın azametini hissedemeden

Hüznümüzün ayak ucunda açan papatyaları eze eze

O kadar kaygılıydık ki

Güneşin güne vedasına koştuk durmadan

Oysa guruba meyletmeyi düşünemedik hiç

Yokuşları gördü gözlerimiz sadece yürüdüğümüz yollarda

Oysa engin bir okyanus vardı sol yanımızda

Mecalimiz yoktu dönüp te bakmaya

Öylesine mavi , öylesine uçsuz bucaksızbir özgürlük

Ah keşke

Ayağımıza takılan taşları dert etmekle meşguldük dümdüz ovada

Ulaşmayı düşlediğimiz ne varsa eze eze geçtik üzerlerinden

Bilmeden, görmeden, hoyratça

Sonra,

Bir türlü varamadığımız o uzak iklim yolunda

Umutlarımıza veda ettik

Ömrümüzü yitirdik

Kursağımızda kalmış bir hevese boyun eğiverdik en sonunda

Ne ben olabildik ne de bir biz

Bilmedik, bilemedik

Hiçliğin bir çokluk iklimi vardı kalbimizde

O da son nefesle ayaza kesti bedenlerimizi.

Gökşen Bozkoyunlu

18.06.2021

Piraye’de Nazım Olmak / Nazan Arısoy

“Karşınızdaki kişi sizi, ister sevsin ister sevmesin aşk ile kavrulan gönlünüz kendi feryadından başka bir ses duymaz. O yüzden aşk, tek taraflı bir düştür. O düş, karşılık bulduğu vakit daha da güzellenir. ” demiştim yıllar evvel aşk üzerine kaleme aldığım bir yazımda.

Görüyorum ki, Piraye’de Nazım Olmak bu inancımı perçinleyen aşkın satırlarını yansıtmış. Çok derin ve ötesinde saygı duyulması gereken aşkın coşkusunu, hüznünü, gelgitlerini ve bağlılığını her bir satırda iliklerime kadar hissettim.

Aşk, önyargıyı sevmez, aşkı yaşamak da, okumak da önyargılarımızdan sıyrılmayı gerektirir. Çünkü bana göre aşk en başta, aşka aşıktır.

Derin bir aşkın satırlarıyla karşılacağınız Piraye ‘de Nazım Olmak kitabından belki de bu satırları bana yazdıran minik bir alıntı ile sizi başbaşa bırakıyor, Dokuz Yayınları’ndan çıkan, Nazan Arısoy’un kaleminden dökülen bu eseri okumanızı öneriyorum.

Hoş kalın,

G.B.

“Hep anlattınız, hep yazdınız, iftira ettiniz. Kendinizce yargıladınız ama bana hiç sormadınız.”

Piraye

WordPress.com.

Up ↑

%d blogcu bunu beğendi: