Hoşgeldiniz Yarınlarım

Aldım günbatımı umutlarımı, oturttum karşıma

Yaslanın lütfen dedim arkanıza

Rahat olun.

Ay, güneşe yeniden yol verene,

Yıldızlar sabah uykusuna çekilene dek

Anlatacaklarım var size.

Biliyor musunuz ?

Size varan yollar o kadar engebeli ve virajlıydı ki

Düştüm zaman zaman

Kanadı yüreğim

Üstelik pek çok yokuş tırmanmak gerekti

Ve ne amansız inişlere saplandım gelirken bir bilseniz

Bedenim kör kuyulara ha düştü ha düşecek

Ne uçurum yanı yanlızlıklarından geçtim ah bir bilebilseydiniz

Bugün burada, misafiri olduğumuz bu sofraya gelene dek

Size hasret pek çok zemheriden geçti yüreğim

Ve size hasret pek çok hazan yağmurunda ıslandı bedenim

O yüzden, şimdi tam da bu günbatımında

Karda açan bir kardelen gibi gelişiniz

Yüzümde gördüğünüz gülümseme

Kaç zaman vaktini bekledi bir bilseniz

Ben, ne amansız

Ben, ne zamansız

Ben, ne yorgun diyarlardan geldim ah !

Haydi o zaman vakit, kerahat vakti şimdi.

Bu kadehlerin ilki

Beni bu yola iten rüzgarlara

İkinci kadehler

Buna vesile olan her bir varlığa

Üçüncüler

Vuslatımın bayramı, size

Bir dördüncü kadeh sarsar mı beni bilmem ama

O vakit, o da bu düşü benim gibi görmek isteyenlere kalksın emi !

Hoşbuldum en güzel umutlarım,

Günbatımı hiç bu kadar güzel ve anlamlı olmamıştı

Hoşgeldiniz,

Hoşgeldiniz yarınlarım .

G.B.

SMA ve Yardım Çağrılarına Dair

Dünyayı dert edinenin derdi bitmez derler. Uzunca bir zamandır sosyal medya üzerinden yürütülen SMA hastası minicik yavrularımızın iyileşebilmeleri için gerekli maddi desteği sağlamak üzerine yapılan paylaşım çağrılarına şahit oluyor, dert ediniyor, gücümüz yettiğince hem maddi anlamda hem de daha geniş kitlelere ulaşması için destek olmaya elbirliği ile gayret ediyoruz. Vicdan dediğimiz duygu, hepsini kucaklamakla birlikte beraberinde “Hangi birine yetebilirim ki ?” kaygısını da yüklüyor yüreğimize. Kendi adıma çokça paylaşma ve yardım etmem konusunda talep alıyorum. Bununla birlikte paylaştıkça ve maddi destek sağladıkça yetememe dürtüsü en büyük rahatsızlığım.

İnsanların kimlere, nasıl, hangi koşullar ve gizlilik etiği ile destek olduğunu bilemeyiz. Ricada bulunan kişi ve kurumlara şu hatırlatmayı yapmak isterim;

yavrularımıza bu desteği vermeye her daim gönüllü olan birey ve kurumların da, bu duygu mahremiyetine saygı duymak en büyük erdemlerden biri.

Lütfen önyargılarımızdan kurtulmamızı sağlayacak bu noktayı atlamayalım. Aksi görüş, yardıma ihtiyacı olanı da , yardım etmeye gönüllü olanı da yaralamaktan öteye gitmez. Kalbimizi kirletmeyelim olur mu ?

Sağlık dolu günler hepimizin olsun.

G.B.

Oyunların Gücü Adına ! / Ercan Altuğ Yılmaz

Önce kendisini ardından kitabını tanıma şansına sahip oldum aslında.İyi ki okudum dediğim Oyunların Gücü Adına, Gamfed Türkiye Kurucusu Sevgili Ercan Altuğ Yılmaz ‘ın ufkumu açan kitaplarından sadece biri. Sürekli gelişen ve büyüyen dijital dünyada, eğitimcilerin ve öğretmenlerin oyun tasarım tekniklerini eğitim süreçlerine uygulayarak çocuklarımızın nasıl daha iyi eğitilebilecekleri oyunlaştırma metodu ile anlatılıyor kitapta.

Oyunun sanılanın aksine boş vakit geçirme uğraşısı olmadığını, insanı odağa koyarak bugünün çocuklarını dünün yöntemleri ile eğitemeyeceğimizi her bir satırda bir kez daha anlıyoruz aslında. Biz yetişkinlerin buradan çıkaracağı çokça ders var elbette. Oyunun kültürel ve tarihsel gelişiminden,oyun tasarlamanın detaylarına kadar ve oyun kurgularının somut örneklerle nasıl yapılabileceği tek tek akıcı ve eğlenceli bir dille anlatılıyor kitapta.

Bir anne olarak kendi adıma çıkarılacak çokça fayda olduğuna ikna olduğum Oyunların Gücü Adına ufkumu fazlasıyla açtı diyebilirim. Kaleminize ve anlatım coşkunuza sağlık Ercan Altuğ Yılmaz. Epsilon Yayınları’ndan çıkan kitabı, başta değerli eğitimci ve öğretmenlerimiz olmak üzere, değişime ayak uydurma gayretinde olan herkesin okumasını öneririm.

Pek fazla alıntı yapabilirim ancak bana göre kitabın ana fikrini ortaya koyan en önemli cümle ile sizi başbaşa bırakmak istiyorum.

“Sadece oyun dostu olup oynatan değil, dersini ve hedef kazanımlarını oyunlaştıran öğretmenler, geleceğin eğitimcileri olacak.”

Ercan Altuğ Yılmaz

Eskimeyen Eskilerim-1

Eskiden , “Eski” kelimesinin karşılığı, yıllarla, yaşanmışlıkla ölçülürdü. Sindirilmişlikti eski, değerdi, sende anısı olandı. Bugünün eskisi ise birkaç aya, birkaç haftaya, hatta birkaç güne tekabül ediyor. Bünyemizi arızaya bağlayan da bu değil mi ? Şimdinin dünyasında, anısı olmayan “eskilerimiz” var artık bizim. Anlamının derinliğinden uzakta, o kadar taze eskilerimiz var ki ! 

Benim eskilerimden bahsedeyim size biraz. İstanbul, Kurtuluş, Savaş Sokak, Asya Apartmanı’nda büyüdüm ben. Bitişik nizam dizilmiş binaların hepsinin balkonu, yatak odalarının arka tarafındaydı. Paralel iki sokaktaki apartmanların tüm balkonları birbirine bakardı. Balkon kıymetliydi, hem de çok. Ve bu binaların yeşille buluştuğu yegâne alanlar, giriş katta oturan kat sakinlerinin bahçeleriydi. Balkona çıktığımız vakitlerde nasiplenirdik doğayı teneffüs etmeye. En üst katta otururduk biz. Binada karşılıklı olmak üzere toplam 14 daire vardı. Salon penceresinden asıldığımı hatırlarım. Acaba belimin neresine kadar uzanabiliyor, ne kadar cüret edebiliyorum diye denerdim evde kimsenin olmadığı vakitlerde. Görmezdi kimse. Çocuk aklı işte. Ya başım dönse, ya sendelesem ve düşsem? Aklıma geldikçe o 7. kat, o küçücük bedenimle oracıkta can vermemek için hiçbir neden yokmuş diyorum. O zaman cüret ettiğim bu heyecanın ileride en büyük fobim olacağını nereden bilebilirdim. 43 yaşındayım, hâlâ yüksekten hazzetmem.

Yaş ilerledikçe insan zorlar kendini hatırlamak için . O eski günlere döndüğümde hatırladığım enteresan anlar var. Yüreğimde iz bırakan eskiler. Benim eskilerim. Anları kayda alır hafıza. Ama acı ama mutlu ama heyecan ama korku dolu anlardır o anlar öyle değil mi ? Bendekilerde öyle. 

Mesela biz gazeteden çıkan kartonlardan, kendi evimizi yapan jenerasyonduk. Mutlu anlarımızdı onlar. Annelerimiz beyaz ama kenarı çiçek desenli porselen yemek takımlarını, babalarımız kara kaplı Meydan Lauresse’ ları alabilmek için düzenli olarak biriktirirdi gazete kuponlarını. Yemek takımları masalarımızı , 24 ciltlik ansiklopediler ise vitrinlerimizi süslerdi. Vitrin derken sakın yanlış anlaşılmasın, ödevlerimiz bu kara kaplı ansiklopediler sayesinde yıldızlı pekiyi almaya hak kazanırdı. Bir nev’i kutsal bilgi kaynağıydı ansiklopediler bizim için o tarihlerde. Öyle ağırdı ki her bir cilt, maazallah yanlışlıkla elinizden düşürmeye görün, ayak çatlağı hatta parmak kırıklarına kadar varabilirdi neticesi. Bayılırdım ben ansiklopedilerden bir harf serisini seçerek, içindeki sayfaları karıştırıp, derinlemesine okumaya. Parmak ıslatıp, sayfa çeviren nesildenim ben. Teneffüs edebilsin diye her kitap alışverişinde kitapları burnuna götürüp sayfalarını hızlıca akıtarak kokusunu içine çekmeyi öğrettiğim bir oğlum var. Hazır yeri gelmişken, rahmetli babamın engin kütüphanesinde o zaman bize göre de eski tabii, kitapları sayfalarını koklamak için aldığımızda sararmış sayfalarıyla eski kitap kokusunun burun direğini sızlatan acı kokusuna dahi o zamanlar kahkahalarla gülen ben , 14’ lü yaşlarımdan sonra o kokuya aşık olarak büyüdüm. 

80’lerin sonuydu hafızam yanıltmıyorsa TRT’de -o zaman tek devlet kanalı dönemi idi- ekranlarda uzaydan gelen sevimli kahramanımız Alf’i dört gözle beklerdik. Ruhu şad olsun Müşfik Kenter seslendirirdi Alf ‘i. O kadar iyi bir seslendirmeydi ki şimdi düşündüğümde, herhalde orjinalini izlemeyi asla istemezdik diye yorumluyorum .

Milli Piyango’nun her evin heyecanı olduğu gerçeği vardı çocukluğumuzda. Belki hatırlayanlarınız vardır; TRT ekranlarında Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın oynadığı reklam serilerini. “Milli Piyango her ayın 9’unda, 19’unda, 29’unda milyonlar dağıtıyor. Koş, hemen bilet al” ve “Ya çıkarsa ? Belki de Sıra Sizde ? “melodisi hala kulaklarımda..

Anı biriktirmek, an’ı ölümsüzleştirmenin yolu o zaman da fotoğraf çekmekten geçerdi. Teknoloji bu kadar ileride değildi tabii . Kodak 36 lık fotoğraf çekimlerini pozlar bittiğinde fotografçıya götürüp banyo ettirtirdik. Heyecanla beklerdik . Öyle anında teslim alamazdınız fotoğrafları. En az bir hafta, en iyi ihtimalle 4-5 gün. 36 poz bitmeden makinenin kapağını açarsan vay haline. Yandı bitti kül oldu bütün fotoğraflar. Duaya yatılırdı inşallah hiçbirşey olmamıştır fotoğraflara diye ? Öyle her evde fotoğraf makinesi yoktu o zamanlar, şanslı sayılırdık. Kendisi için önemli bir aktivite yapan eş, dost akraba öncesinde gelip, babamdan fotoğraf makinesini ödünç isterdi. Kazara içinde unutulmuş pozlar var ise, geçmiş olsun. Nice anılar ,dumana karıştı vakti zamanında.

Sokağımızdan Ayı Oynatıcıları geçerdi. Hem korkar hem üzülürdüm. Oynatıcının elindeki tefi ile çaldığı dokuz sekizlik ritim başladığında ayı iki ayak üzerine yükselir ,başlardı oynamaya. Arada elindeki sopayla dürterdi oynatıcı ayıyı, dört ayak üzerine düşmesin yeniden diye. Gösteri bittiğinde paraları toplamaya başlardı oynatıcı. Kimin gönlünden ne koparsa. Uzaktan seyrederdik ,hep korkardım ben . En çok da üzülürdüm. Binalar arasına getirilmiş, doğasından koparılmış kocaman ayı ya sinirlenirse birden ,ya kaçmaya başlayıp o panikle saldırırsa insanlara. Flimlerde görürdük , paramparça edebilirdi insanı ayı, eğer gözü dönmüşse. Sonra yasaklandı ayı oynatmak yine aynı yıllarda. Eğlendirme üzerine kurulu bu çarkın bir kere dahi beni mutlu etmediğini öyle net kazımış ki kalbim ve beynim. Çok şükür rahatladık. O yüzdendir oldum olası sevmem ben hayvanlar üzerine kurulu eğlence dünyasını. Ne sirkleri, ne yunus gösterilerini ve daha adını anmak istemediğim türden dönen insanlıktan uzak bu çarkı.. 

Okumayı kelime fişlerinden öğrenen jenerasyonduk biz. Heceleyerek öğretiliyordu okuma ve yazma. Hatırlıyorum çok net ilkokul birinci sınıfta okumayı en hızlı söken öğrenciler, daha geç öğrenenlerle yan yana oturtulurdu. Cin Ali kitap serilerimiz vardı bizim. Cin Ali’nin Topu , Cin Ali’nin Topacı , Cin Ali Berber Fil diye giderdi. Yıllar geçti oğlum Ayaz’ı bir gün Göztepe’de Sevgili Sunay Akın’ın kurduğu Oyuncak Müzesi’ne götürmüştük. Orada Cin Ali kitap serisi ile yeniden karşılaştığımda eşimle göz göze geldiğimizi hatırlatırım. O duygu dolu anı hala unutmam.

90’ların Kült Dizisi Muhteşem İkili ‘yi çok severdik biz. Kuzen Lary ‘i hatırlarsınız. Sevgili Toprak Sergen yıllarca ses verdi ona. Ne gülerdik absürtlüklere. Aklımda 😊 

Ve biz yıllarca Cosby Ailesi’ni izledik . Bay Hoxable ı canlandıran Billy Cosby,  birçok çocuk için, anlayışlı baba örneği idi. Bizim jenerasyondaki yeri ayrıydı. Ne zaman ki biz büyüdük ve yıllar sonra Billy Cosby’ nin bir kadına cinsel saldırı suçundan ötürü cezaevine girdiği haberini okudum, o zaman çocukluğumdan bir parça yara aldı. Günahsız çocukluğumun kirlendiği an olarak hafızamdaki yer etti. 

En kalbi duygularla iletişim araçlarımızın başında mektuplaşma gelirdi bizim. Mektup yazan jenerasyonduk. En sevdiğim anlar, yazlık arkadaşlarıma kış geldiğinde yazıp gönderdiğim mektuplardı. Hevesle beklerdim mektuplarıma acaba karşılık gelecek mi diye ? Postacının sokağın başından girişini takip eder, apartmana yaklaştığında kalbimin güm güm atışlarını bugün gibi hissederim.

– Postacı Amca, Daire 11′ e mektup var mı bugün ?

Elim kalem tutmaya başladığı ilk günden itibaren yazarım ben. Hiç vazgeçmedim ne o zaman, ne de şimdi yazmaktan. Nefes alabildiğim andır yazmak. Hayallerimi, umutlarımı, en unutulmaz anlarımı, mutluluğumu, hüznümü ve hedeflerimi durmadan yazarım ben.

Bugün, yüreğimden çıkan satırlar eskimeyen eskilerimi anlatmak istedi size. Sonra baktım hiç bitecek gibi değil. Bunu bir yazı dizisi haline getirmeye karar verdim. O yüzdendir yazı başlığının adının Eskimeyen Eskilerim-1 olması .

Serinin ikincisi çok yakında…

Hepinize şahane bir hafta diliyorum. Sevgilerimle,

G.B.

Kendini Anlamak

Bazen ne yapacağını bilemezsin. Bazen de o kadar çok yapman gereken vardır ki ! Sıkışırsın bazen hiçliğin bazen de çokluğun içinde. Derin bir nefes almak istersin. O an istersin ki herşey ve herkes senden uzak olsun. Neden biliyor musun? Kaybolur zihnin o her şeylerin ve herkeslerin içinde çünkü.

Vakit kendinle başbaşa kalma vaktidir. O farkındalığı yaşadığın an, hiç düşünme. Git ! Kuytu bir diyarda buluş kendinle. Yürü mesela yürüyebildiğin kadar. bir sahil yamacına git yahut doğaya koş. Otur o banka, o kuma, o ağacın dibine. Yaslan arkana. Oturt yanıbaşına kendini ve sor ona.

Neyin var ? diye sorma sakın. Yürek kandırıverir dilini çünkü. Ne istiyorsun ? diye sor. Sonra gelsin ikinci soru. İstediğini gerçekleştirmek için neye ihtiyacın var ? Ayakları yere bassın sorularının. Senin senden sakınacağın neyin var ki ? Dinle sonra kendini sakince. Göreceksin,tüm soruların yanıtı sende. Sonra kalk her nerede oturuyorsan, karış o çokluğa yeniden. Anlatacak çok şeyin olacak,zihnin , gönlün huzurda.

Unutma ! Hayatta en değerli şey, sensin. Sen iyi hissedersen,sen kendini iyi tanırsan,kalp dilin ve konuşma dilin öyle güzel bir ahenge kavuşacak ki ! Öylesine huzur dolu.

Kendinizi anlamak, kendinizi tanımayı ve dinlemeyi gerektirir. Farkındalığınız bol, yüzünüz gülücük dolu olsun.

G.B.

Kardelen

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Ardında bıraktığı yaşamın can kırıkları kanatırken benliğini, yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında ? Ya da bunu nasıl yapacaktı ? Kayıpların derin boşluğunu nasıl dolduracaktı ? Gerçekte buna gücü var mıydı ? Yapayalnızdı. Sadece kaybettikleri miydi onu bir başına kılan? Peki ya vazgeçtikleri ? Son kez baktı ardına. Elinde bir avuç valizi, gözünde ürkek bir buğu, son damlasını eşiğine akıttığı gözyaşını geride bırakarak, indi merdivenlerden yavaş yavaş. Onun için dünya, eskimiş tuğlalarıyla kirlenmiş duvarlar arasındaki viran bir odadan ibaretti. Tıpkı kalbi gibi, tıpkı kırık dökük katran karası o koltuk gibi.

Yeniden başlamak için veda etmek gerekti. Ve yeniden doğmak için geçmişi silmek. Elinde olsa hafızasını silmek ister miydi ? Ah keşke ! Ümitleri ellerinin arasından alınmadan, kalbi yerden yere çalınmadan, huzuruna kelepçe vurulmadan uyanacağı, aydınlık sabahları hayal ediyordu. Aldığı her nefesin yeni bir başlangıç için kendine sunulmuş bir fırsat olduğunu biliyordu. Tüm bu düşüncelerle doluyken, mayasına umut ektiği yepyeni bir yarına doğru yol almaya başlamıştı bindiği tren.

Artık tek bir dostu vardı hayatında. Ona sesini duyurabilecek, asla ihanet etmeyecek ve bundan sonraki yaşamının ilk gününden itibaren sırdaş olacak, yoldaş olacak tek bir dost. Diri diri gömüldüğü kör, sağır çukurdan çekip çıkardığı ve yüreğine yeniden kondurduğu bir dost. İç sesi. Şimdi onu bindiği bu trenle tutsak geçmişinden kurtarıp,özgür yarınlarına taşıyordu.

Bir an elindeki bileti sıkıca kavrayıp sinesine bastırdı. Vagon penceresinden dışarıya yönelttiği bakışlarında ve zihninde beliren her duygu ve düşünce tamlamasında “Yeni” kelimesi, bir süre rol çalacaktı. Yeni bir sabah, yeni bir gün, yeni bir hayat. Hatta iç sesi daha da pekiştirecekti bunu. “Yepyeni” bir hayat diyecekti adına. gamzesine sızılı bir gülümseme kondurduğu o esnada, özgür bıraktığı iç sesi haykırıverdi bir avazla;

– Kocaman istiyorum, koskocaman ! Yepyeni bir kahkaha sığdır o gamzene. Sen bunu hakediyorsan , diyordu.

Sonra bir an kekremsi gülüşüne en son zaman çocuk olmaktan vazgeçtiğini düşündüğü bir yağmur bulutu çöküverdi. Tren tünele girerken zamansız,amansız ihtimalleri özlediği çocuk anılarına gitti sisler ardında. kapadı gözlerini ve yaklaştıkça çocukluğuna, büyüdüğünü hissetti yeniden. Ayaza sarmış o kış sabahında,karda açmış o kardelen geldi gözünün önüne. Ve kulağında o eşsiz Sezen Aksu melodisi çınlarken, şarkının sözleri dökülüverdi dudaklarından ;

…Aç kardelen aç,

Dağın olayım,suyun olayım,göğün olayım aç.

Aç kardelen aç,

Her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında

Yaşamak yeniden tazelenir yeniden anlamlanır

ışığa uzanırken kardelen kış rüyasından

Ümidin mucizesiyle sevince uyanır..

Onu mazisinden geleceğine taşıyan bu kara tren, saatler boyunca lokomotiflerinden kıvılcımlar saçarak geceyi aydınlatmıştı. Dönüşü olmayan bu tek yön yolculukta şimdi, yepyeni bir ezgi dilleniyordu tren düdüğünde. istasyona yaklaştıkça yavaşlıyordu tren. Vakit gelmişti. Tren birazdan duracak, kompartımanlar boşalacak, bütün yolcular sokaklara dağılıp hayata karışacaklardı. O da ikinci yaşamına ilk adımını bu istasyonda atmış olacaktı. Başını uzatıp pencereden baktı. Ürkek bir kuş misali etrafı görmeye, anlamaya çalışıyordu. Paramparçayken tutunmaya çalışmak hayata nasılmış, onu tecrübe etmeye başlamıştı önce gözleri sonra avuçlarından akan teri ve nihayetinde hızlanan kalp ritmi ile. İlk adım, tırmanmaya başlayacağı dimdik bir yokuşun başı gibiydi onun için.

Bindiği taksi ile olması gereken yere ulaştığında, iyot kokulu bir umudun kıyısına vardığını anladı. Martıların şenliği altında, iç sesi dile geliverdi yeniden;

– Hoşgeldin yeni yaşamına, hoşgeldin !

Gamzesine ilişen umut dolu gülümsemeyle derin bir nefes çekti içine. giderek huzur doluyordu ciğerleri. Yanı başındaki banka oturdu. Valizini yamacına bırakıp ardına yaslandı,kapadı gözlerini beklerken. Saçları değildi sadece rüzgarda dağılan, şimdi sanki geçmişi de tel tel uzaklaşıyordu zihninden, bedeninden. Huzurdu esen.

Ayağına değen bir şeyle irkiliverdi aniden. Minik bir yavru kediydi bu deniz mavisi gözleriyle ona değen. Kucağına aldı hemen. Ve dudaklarından dökülüverdi cümleler;

– Merhaba Umut ! Ben, Kardelen . Beraber başlayalım mı yepyeni bir hayata, ne dersin ?

Aklımda Hep Sen / Kürşat Başar

“Başucumda Müzik” sayesinde tanıştım yıllar evvel Kürşat Başar’la. Bir kadının düşünce algoritmasını bu denli iyi algılayabilmek ve ötesinde, satırlara aktarabilme ustalığına hayran kalmıştım kitabı bitirdiğimde. Peşi sıra diğer kitaplarına sarıldım her defasında. Hepsi ayrı bir tat bıraktı bende. “Aklımda Hep Sen” de ise, yaşadığım bu hissiyat derinleşirken, sanki ilk defa tanıştığım bir insanla başbaşa oturup, onun yaşam hikayesini kimi zaman şaşkınlıkla, kimi zamansa derin bir elemle dinlediğim bir odada saatler geçirdiğimi düşündüm hep.

Kitabı okumuş yahut henüz okumaya başlayıp ta bitirdiğinde, sonunu havada kalmış bir kitap olarak yorumlamış yahut yorumlayacak birçok kişi olacaktır. Oysa ben, empati duygumun beni alıp götürdüğü o yaşanmışlığın sonunun gerçekten bilmek istemeyeceğim bir virgülle sonlandırılmasını, tam da burada nihayetlenmeli dediğim anda bitmesini çok değerli bularak alkışladım.

Karakterimiz Ebru’nun ,çıktığı tren yolculuğunda hatırladıklarıyla başlayan, çocukluğundan kendini bulmasına kadar ve ötesinde hesaplaşmalarına ve elbetteki gerçek aşkını bulma hikayesine tanıklık ediyoruz kitapta.

Kafeslere koyamayacağımız aşkın, kimselere sormadan gelip yine kimselere sormadan çıkıp gittiğini söyleyen Sevgili Kürşat Başar’a teşekkürlerimle.

Niyet eden herkese iyi okumalar dilerim.

Limon Ağacı / Sandy Tolan

Roman tadında yazılmış bir tarih kitabı aslında Limon Ağacı.

Sene 1967. Yıllar evvel ailelerinin terk etmek durumunda kaldığı, kendi çocukluk yıllarının geçtiği evlerini ziyaret etmek üzere İsrail’e gelen kuzenlerin, buradaki ilk karşılanma şekli ile başlıyor anlatım. İsrail-Filistin çatışmasının gerçekliği içindeki hayatların tarihsel sürecini okuyoruz aslında Limon Ağacı’nda.

Farklı zamanlarda ama aynı evde yaşayan Arap ve Yahudi iki ailenin evlatları Bekir ve Dalia’nın gelişen dostluğuna tanıklık ediyoruz kitapta. barışa adanmış bahçelerindeki o limon ağacı, o kadar derinden sızlatıyor ki yüreğimi. Boğazımda kocaman bir yumru şimdi.

Türkçe “OFF” / Feyza Hepçilingirler

Kendini sonuna kadar okutan Türkçe OFF ile karşınızdayım bu defa. Sene 2000, kitabı edindiğim tarih. Aradan 21 yıl geçmiş olmasına rağmen yeniden okunmak çok keyifliydi.

Kültürel kimliğimizin simgesi olan anadilimiz Türkçe’yi ne kadar doğru kullanıyor ve konuşuyoruz dersiniz ? Kendimizi ne kadar doğru ifade edebiliyoruz ? İşte tüm bu soruların cevaplarını yaygınlaşmış yanlışları ile birlikte zaman zaman düşündürüp, zaman zaman eğlendirerek aktarıyor Sevgili Feyza Hepçilingirler bu kitabında.

Her evin kitaplığında olması gereken bilgilendirici ve düşündürücü bu eser için yazarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Camdaki Kız / Gülseren Budayıcıoğlu

“Kaderimiz aslında doğduğumuz evlerde yazılır. Yine o evlerde yaralanır, o yaralarla büyür, sonunda o yaraların bizi götürdüğü yere gideriz. ancak mutluluk her zaman o yolda değildir.” diyor Camdaki Kız kitabında Sevgili Gülseren Budayıcıoğlu.

Ne idi peki kader dediğimiz şey? Kimimize göre doğuştan alnımıza yazılmış olan, kimimize göre ise kendi ellerimizle taşlarını birer birer dizerek oluşturduğumuz bir yoldu kader. Her neye inanırsak inanalım hayat dediğimiz o yolu aslında kendimiz şekillendirmiyor muyuz ? Zihnimize kodlanmış öğretilmiş duyguları yerli yerine oturtabildiğimiz, önyargılarımızdan kurtulabildiğimiz gün yaşama tutunmaya başlamıyor muyuz ? Yaşama tutunmanın yolu da, önce kendimizi tanımak ve anlamaktan geçmiyor mu ? Ne dersiniz ?

“Tanrı insana kendi kaderini kendine yazdırır…” diyor kitapta.

Ne yaparsak yapalım, yoksunu olduğumuz duygularımızın peşinden koşuyoruz. Ve o yolculukta yaşadığımız iyi ve kötü tüm tecrübelerimizden kendi hikayemizi yaratıyoruz. Hiçbirimiz hikayemizin nerede ve nasıl biteceğini bilmediğimiz farklı zaman dilimlerinin içinde yaşıyoruz.

Gerçek yaşam hikayesinin anlatıldığı kitap, kendi yaşamlarımıza ve iç dünyamıza o denli ayna tutuyor ki . Kendinizden çok şey bulacağınıza inandığım “Camdaki Kız” kitabını okumanızı öneririm.

Yüreğinize, emeğinize ve kaleminize sağlık Gülseren Budayıcıoğlu.

WordPress.com.

Up ↑

%d blogcu bunu beğendi: