Seni Çok Seven Kızın

Reklamlar

Hayatın biçare bıraktığı anlar , özlesen de sana gelemeyeceğini bildiğin insanlar var. Cüda’ya düşersin. Öyle ağır bir sızıdır ki bu, nefes aldığın sürece kavuşamayacağını bilmenin kesin ve keskin yarası, sen nefes verdikten sonra kavuşabilme ihtimaliyle birleşip, yaşatır seni. Ey Ümit! Sen ne amansız duyguların yakasına ilişmiş virgülsün. Söyle bana ümit, bu kadar özlemle yanıp tutuşuyorken, sahiden var mıdır vuslat? 

“Kapkara bir dikeni yutmak, diken içini paramparça ederek geçerken de hiç ses çıkarmamak“ ne demekmiş ben, babam öldüğü gün öğrendim. O 67’sinde, bense 39’ undaydım vedalaştığımızda. Bir dostum taziyesinde şöyle demişti; “Gidenin kavuşana dek, sizleri hatırlamayacak, özlemeyecek kadar güzel yolları olsun, kalanlar da kavuşana kadar güzel yollarda olsun.” Yok olurcasına ağladım sözlerin derinliğine. Yaşamım boyunca doğru bildiğim ne varsa, gözümü kırpmadan isyan bayrağını çeken ben, ölüme hiç isyan etmedim, edemedim de aslında. Bu onunla ilk tanışmamız değildi. Sancılı bir nasihat olduğunu babam öğretmişti, ben 14 yaşındayken ablamı, o 42 yaşındayken evladını kaybettiği gün. Yüzünü minicik avuçlarımın arasına aldığım an’ı hiç unutmadım. Hüznünü yüzüme yaslayıp, biçare gözyaşlarını öperken, içindeki koca yangını oracıkta söndürebilmeyi dilemiştim Tanrımdan, tüm benliğimle. “Üzülme baba, ben varım bak evladın, biz varız, çocukların.” diyebilmiştim sadece. Gözyaşlarını silerek sıkı sıkıya sarılmıştı o bana, bense hayata. Ablamı 15’inde toprağa emanet ettiğimiz gün anladım, hayat böyle gelmişti bana ve ben koşar adım büyüyordum. 

 “Neden öldüler?” diye soran iç sesinizi duyar gibiyim. Sonuçlarını değiştiremeyeceğinizi bildiğiniz olayların nedenlerini sorgulamak, sizin merakınızı giderir belki bir nebze ama beni çokça kanatır. Gerisini ne siz sorun, ne ben dillendireyim. Ölümün karşısında nedenleri sorgulamamak lazım geldiğini öğrenemeyeceğiniz güzel anlarınız, sevdiklerinizle biriktireceğiniz nice anılarla dolu yıllarınız olsun.

Baba nedir hiç düşündünüz mü? Benim için, çınardır baba. Ne kadar heybetlidir çınar öyle değil mi? Hayata karşı dimdik duruşu ve ihtişamıyla kucak açar doğaya ve insana. Sıcacık sevgisini, ulu bedenine hapsedendir çınar. Ne zemheriler görür, ne fırtınalar yaşar ama boynunu asla eğmeyendir o. Onun gövdesinde ve hatta gölgesinde mutlu ve umutlu olmamaya imkân yoktur. Dertlendiğiniz, sevindiğiniz, telaşlandığınız, heyecanlandığınız, korktuğunuz her anda daima gölgesine sığınıp, gövdesine sırtınızı yaslayabildiğinizdir çınar. Yaşam erdemini öğrendiğiniz, hayat suyunu içtiğinizdir çınar. Baba, işte bu yüzden çınardır.  Karakterinizin yapı taşlarında imzası varsa eğer, sadece gözlerinizden yüreğinize iniyor sevdası. Şimdilerde baktığım her yerde babam. Ey gülüşü yüreğinde asılı adam !

Velhasıl, önce kanatsız kalmış kuş misali sendeliyorsunuz. Sonra onsuz karşıladığınız ilk doğum gününde dökülüveriyor yüreğimden kelimeler;

“Hayat bir harman yeri. Her yıl, her yaş heybeme bambaşka anılar,  duygular dahil oluyor. Kendi adıma; İnsanın kalbinden daha büyük bir çöl ve yine kalbinden daha derin bir deniz olmadığını tecrübe ederek gamla ama yine tevekkülle karşılıyorum yeni yaşımı. Yok ki bildiğim, öğrendiğim başka bir yol. İnsanın ızdırap içinde ne denli dilsizleştiğini öğrendim ben bu sonbahar. Eksildikçe çoğalmayı öğrendim. Şimdilerde başka bir milat yaşıyor yüreğim. 40 yaşına girdiğim bugün, bende olan ne varsa, beni var kılan, hayata tutunmayı öğreten, dimdik ve ayakta olmayı en iyi ondan öğrendiğim babam sayesinde. Bana hep babanın kızısın derler. Ne mutlu bana! Bu milat onsuz geçecek kim bilir kaç nefes daha alacağım günlere açılan bir milat. En kıymetli yaşımı,en kıymetli insana ithaf etmek isterim, sonsuz ve derin özlemle. “ 04 Ocak 2018 – Gökşen Bozkoyunlu 40 . Yaş günüm

Çünkü biliyorsunuz ki, geri dönüşü olmayan ayrılıklara dahildir ölüm. Sonra 39 yıl boyunca her sene iple çektiğiniz o gün ; Babalar Günü , karşınıza dikiliveriyor. Dursun istiyorsunuz zaman, hazırlıksız yakalanıyorsunuz, soluksuz kalıyorsunuz, vedalaşamıyorsunuz bir türlü yokluğu ile. Ona söylemek istediklerim taşıyor yüreğimden o gün ;

“Özledikçe sessizleşiyorum ben. Şimdi tam da bugünde, yeniden büyütse beni diyorum ve sadece ona doğru emeklesem. Pervasızca sarılabilsem boynuna, koklayarak öpebilsem bir kez daha. İlk cümlemi ona kursam ve o cümle ağız dolusu “Seni çok seviyorum Babam!” olsa. Gülümserken yüzüme konan gamzeyi, gözümde beliren mutlu yaşları bir tek o görsün istiyorum. Burnumun direğinin sızladığı bugünde, bu yüzdendir yanağıma kondurduğum gamze. Sana olan minnet borcumu ödeyebileceğim bir cihan ve özlemimi ifade edebileceğim anlamlı söz keşfedilemedi henüz. En güzel iyikim, çınarım, derin özlemimle; günün kutlu, ruhun şad olsun Babam!” Babalar Günü-Gökşen Bozkoyunlu

Sonra, onsuz uçmaya çalışıyorsunuz. Debeleniyorsunuz, yoruluyorsunuz. Tükendiğimi düşündüğünm anlardan birinde ona sesleniyorum ; 

SEN 

Sen ki , 

Yüreğimi hırçın fırtınaların ortasından çekip alan, 

Hasret kaldığım beyaz sabahlara güneş gibi doğan, 

Közlenmiş kalbime alaz olan 

Zamanı yanağındaki gamzeyle , o anda donduran

Tüm iklimleri bahara döndüren.

Şimdi sen, öyle büyük bir felaket doldurdun ki yüreğime;

Kendime yalan, 

Kendime dolan.

Öyle bir hançer ki bu , içimde delik deşik yaralar açan. 

Sen ki, acımadan, acıyı umursamadan.

25.08.2019 00:09 Gökşen Bozkoyunlu 

Aylarca sürekli yürümek istedim biliyor musunuz ? Sanki yürürsem geçecekmiş gibi. Sanki ona kavuşabilecekmiş gibi. Sonra bir gün babama dair hatırladığım ilk an’ı ve yine ona dair hafızamdaki son an’ı düşündüm. Gözümün önüne gelen karede ortak payda her iki anda da, onun o güneşi kıskandıracak şahane gülümseyişi duruyordu, tüm eşsizliğiyle. Kocaman bir tebessüm kondu yüzüme o anda . Derler ki; birini gerçekten gönül gözünle seversen, fiilen hayatında olmasa dahi, bir gün mutlaka rüyana gelir ve yanan yüreğine su serper, serinletir seni mutlaka. Çok yoğun bir iş gününün bitiminde erkenden uyumak istemişti bedenim. Gerçekten sessiz ve derin bir uykuya dalmayı hayal etmiştim yatağıma girdiğimde. Ve o gecenin sabahında huzur gözyaşlarıyla uyandım. Rüyamda; eşsiz bir melodi kulaklarımı tırmalıyordu. Kayıtsız kalmama imkan yoktu, pencereye doğru koştum. Tüllerin ardından sapsarı parlayan güneş gözbebeklerime dolmuştu, huzur veriyordu. Tülü aralayıp, aşağı bakmak üzere pencereyi açtım. Müzik sesi yükselerek yaklaşıyordu. Sokağın sağ köşesinden dönen üstü açık arabanın üzerinde uçuşan yüzlerce rengarenk balon giderek bana doğru yaklaşıyordu. Rüzgarın etkisiyle iki yana ayrılan balonların arasında şoför koltuğunda oturan babamı ve arka koltuktaki oğlumu gördüğümde yaşadığım heyecan ve mutluluğu hangi kelimeyle ifade etmeye çalışırsam çalışayım yetersiz kalacak. “Gökşen! Kızım, buradayız biz merak etme .” diye sesleniyordu babam, yine o kocaman gülümseyişiyle. “Seni çok seviyorum kızım” diye haykırıyordu oğlumun dedesi, benim babam. Gelmişti, yüreğimdeki alevi dindirmeye gelmişti işte kahramanım. “Baba seni çok seviyorum “diye haykırırken, el sallamıştım ona. “Hayat o kadar güzel ki “diyordu gülen gözlerinin içi , “Mutlu ol kızım, sen babanın kızısın, bunu asla unutma ” diyordu yüreğimi yakıp geçen bakışları. Katıla katıla ağlarken uyandığım o rüyanın sabahında, öylesine bir tebessüm yerleşti ki yüzüme, anladım ki insan bir tebessüme gerçekten binlerce hüznü de sığdırabiliyormuş. Bu yüzden bu kadar gülümsemelerim. 

“Ve sen yokken ben, bir şey daha öğrendim en güzelinden yine senden. Sen hiç gitmedin ki babam. Kader gerçekten gayrete aşıkmış. Hayatı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu tecrübe ettiğim, gülen yüzümde, tükenmeyen umutlarımda yaşatmaya devam ettiğim Babam; dilerim bir gün kavuşmak yeniden nasip olsun.”

Günün kutlu olsun babam.

Seni Çok Seven Kızın 

Gökşen Bozkoyunlu

Hoşgeldiniz Yarınlarım

Reklamlar

Aldım günbatımı umutlarımı, oturttum karşıma

Yaslanın lütfen dedim arkanıza

Rahat olun.

Ay, güneşe yeniden yol verene,

Yıldızlar sabah uykusuna çekilene dek

Anlatacaklarım var size.

Biliyor musunuz ?

Size varan yollar o kadar engebeli ve virajlıydı ki

Düştüm zaman zaman

Kanadı yüreğim

Üstelik pek çok yokuş tırmanmak gerekti

Ve ne amansız inişlere saplandım gelirken bir bilseniz

Bedenim kör kuyulara ha düştü ha düşecek

Ne uçurum yanı yanlızlıklarından geçtim ah bir bilebilseydiniz

Bugün burada, misafiri olduğumuz bu sofraya gelene dek

Size hasret pek çok zemheriden geçti yüreğim

Ve size hasret pek çok hazan yağmurunda ıslandı bedenim

O yüzden, şimdi tam da bu günbatımında

Karda açan bir kardelen gibi gelişiniz

Yüzümde gördüğünüz gülümseme

Kaç zaman vaktini bekledi bir bilseniz

Ben, ne amansız

Ben, ne zamansız

Ben, ne yorgun diyarlardan geldim ah !

Haydi o zaman vakit, kerahat vakti şimdi.

Bu kadehlerin ilki

Beni bu yola iten rüzgarlara

İkinci kadehler

Buna vesile olan her bir varlığa

Üçüncüler

Vuslatımın bayramı, size

Bir dördüncü kadeh sarsar mı beni bilmem ama

O vakit, o da bu düşü benim gibi görmek isteyenlere kalksın emi !

Hoşbuldum en güzel umutlarım,

Günbatımı hiç bu kadar güzel ve anlamlı olmamıştı

Hoşgeldiniz,

Hoşgeldiniz yarınlarım .

G.B.

SMA ve Yardım Çağrılarına Dair

Reklamlar

Dünyayı dert edinenin derdi bitmez derler. Uzunca bir zamandır sosyal medya üzerinden yürütülen SMA hastası minicik yavrularımızın iyileşebilmeleri için gerekli maddi desteği sağlamak üzerine yapılan paylaşım çağrılarına şahit oluyor, dert ediniyor, gücümüz yettiğince hem maddi anlamda hem de daha geniş kitlelere ulaşması için destek olmaya elbirliği ile gayret ediyoruz. Vicdan dediğimiz duygu, hepsini kucaklamakla birlikte beraberinde “Hangi birine yetebilirim ki ?” kaygısını da yüklüyor yüreğimize. Kendi adıma çokça paylaşma ve yardım etmem konusunda talep alıyorum. Bununla birlikte paylaştıkça ve maddi destek sağladıkça yetememe dürtüsü en büyük rahatsızlığım.

İnsanların kimlere, nasıl, hangi koşullar ve gizlilik etiği ile destek olduğunu bilemeyiz. Ricada bulunan kişi ve kurumlara şu hatırlatmayı yapmak isterim;

yavrularımıza bu desteği vermeye her daim gönüllü olan birey ve kurumların da, bu duygu mahremiyetine saygı duymak en büyük erdemlerden biri.

Lütfen önyargılarımızdan kurtulmamızı sağlayacak bu noktayı atlamayalım. Aksi görüş, yardıma ihtiyacı olanı da , yardım etmeye gönüllü olanı da yaralamaktan öteye gitmez. Kalbimizi kirletmeyelim olur mu ?

Sağlık dolu günler hepimizin olsun.

G.B.

Eskimeyen Eskilerim-1

Reklamlar

Eskiden , “Eski” kelimesinin karşılığı, yıllarla, yaşanmışlıkla ölçülürdü. Sindirilmişlikti eski, değerdi, sende anısı olandı. Bugünün eskisi ise birkaç aya, birkaç haftaya, hatta birkaç güne tekabül ediyor. Bünyemizi arızaya bağlayan da bu değil mi ? Şimdinin dünyasında, anısı olmayan “eskilerimiz” var artık bizim. Anlamının derinliğinden uzakta, o kadar taze eskilerimiz var ki ! 

Benim eskilerimden bahsedeyim size biraz. İstanbul, Kurtuluş, Savaş Sokak, Asya Apartmanı’nda büyüdüm ben. Bitişik nizam dizilmiş binaların hepsinin balkonu, yatak odalarının arka tarafındaydı. Paralel iki sokaktaki apartmanların tüm balkonları birbirine bakardı. Balkon kıymetliydi, hem de çok. Ve bu binaların yeşille buluştuğu yegâne alanlar, giriş katta oturan kat sakinlerinin bahçeleriydi. Balkona çıktığımız vakitlerde nasiplenirdik doğayı teneffüs etmeye. En üst katta otururduk biz. Binada karşılıklı olmak üzere toplam 14 daire vardı. Salon penceresinden asıldığımı hatırlarım. Acaba belimin neresine kadar uzanabiliyor, ne kadar cüret edebiliyorum diye denerdim evde kimsenin olmadığı vakitlerde. Görmezdi kimse. Çocuk aklı işte. Ya başım dönse, ya sendelesem ve düşsem? Aklıma geldikçe o 7. kat, o küçücük bedenimle oracıkta can vermemek için hiçbir neden yokmuş diyorum. O zaman cüret ettiğim bu heyecanın ileride en büyük fobim olacağını nereden bilebilirdim. 43 yaşındayım, hâlâ yüksekten hazzetmem.

Yaş ilerledikçe insan zorlar kendini hatırlamak için . O eski günlere döndüğümde hatırladığım enteresan anlar var. Yüreğimde iz bırakan eskiler. Benim eskilerim. Anları kayda alır hafıza. Ama acı ama mutlu ama heyecan ama korku dolu anlardır o anlar öyle değil mi ? Bendekilerde öyle. 

Mesela biz gazeteden çıkan kartonlardan, kendi evimizi yapan jenerasyonduk. Mutlu anlarımızdı onlar. Annelerimiz beyaz ama kenarı çiçek desenli porselen yemek takımlarını, babalarımız kara kaplı Meydan Lauresse’ ları alabilmek için düzenli olarak biriktirirdi gazete kuponlarını. Yemek takımları masalarımızı , 24 ciltlik ansiklopediler ise vitrinlerimizi süslerdi. Vitrin derken sakın yanlış anlaşılmasın, ödevlerimiz bu kara kaplı ansiklopediler sayesinde yıldızlı pekiyi almaya hak kazanırdı. Bir nev’i kutsal bilgi kaynağıydı ansiklopediler bizim için o tarihlerde. Öyle ağırdı ki her bir cilt, maazallah yanlışlıkla elinizden düşürmeye görün, ayak çatlağı hatta parmak kırıklarına kadar varabilirdi neticesi. Bayılırdım ben ansiklopedilerden bir harf serisini seçerek, içindeki sayfaları karıştırıp, derinlemesine okumaya. Parmak ıslatıp, sayfa çeviren nesildenim ben. Teneffüs edebilsin diye her kitap alışverişinde kitapları burnuna götürüp sayfalarını hızlıca akıtarak kokusunu içine çekmeyi öğrettiğim bir oğlum var. Hazır yeri gelmişken, rahmetli babamın engin kütüphanesinde o zaman bize göre de eski tabii, kitapları sayfalarını koklamak için aldığımızda sararmış sayfalarıyla eski kitap kokusunun burun direğini sızlatan acı kokusuna dahi o zamanlar kahkahalarla gülen ben , 14’ lü yaşlarımdan sonra o kokuya aşık olarak büyüdüm. 

80’lerin sonuydu hafızam yanıltmıyorsa TRT’de -o zaman tek devlet kanalı dönemi idi- ekranlarda uzaydan gelen sevimli kahramanımız Alf’i dört gözle beklerdik. Ruhu şad olsun Müşfik Kenter seslendirirdi Alf ‘i. O kadar iyi bir seslendirmeydi ki şimdi düşündüğümde, herhalde orjinalini izlemeyi asla istemezdik diye yorumluyorum .

Milli Piyango’nun her evin heyecanı olduğu gerçeği vardı çocukluğumuzda. Belki hatırlayanlarınız vardır; TRT ekranlarında Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın oynadığı reklam serilerini. “Milli Piyango her ayın 9’unda, 19’unda, 29’unda milyonlar dağıtıyor. Koş, hemen bilet al” ve “Ya çıkarsa ? Belki de Sıra Sizde ? “melodisi hala kulaklarımda..

Anı biriktirmek, an’ı ölümsüzleştirmenin yolu o zaman da fotoğraf çekmekten geçerdi. Teknoloji bu kadar ileride değildi tabii . Kodak 36 lık fotoğraf çekimlerini pozlar bittiğinde fotografçıya götürüp banyo ettirtirdik. Heyecanla beklerdik . Öyle anında teslim alamazdınız fotoğrafları. En az bir hafta, en iyi ihtimalle 4-5 gün. 36 poz bitmeden makinenin kapağını açarsan vay haline. Yandı bitti kül oldu bütün fotoğraflar. Duaya yatılırdı inşallah hiçbirşey olmamıştır fotoğraflara diye ? Öyle her evde fotoğraf makinesi yoktu o zamanlar, şanslı sayılırdık. Kendisi için önemli bir aktivite yapan eş, dost akraba öncesinde gelip, babamdan fotoğraf makinesini ödünç isterdi. Kazara içinde unutulmuş pozlar var ise, geçmiş olsun. Nice anılar ,dumana karıştı vakti zamanında.

Sokağımızdan Ayı Oynatıcıları geçerdi. Hem korkar hem üzülürdüm. Oynatıcının elindeki tefi ile çaldığı dokuz sekizlik ritim başladığında ayı iki ayak üzerine yükselir ,başlardı oynamaya. Arada elindeki sopayla dürterdi oynatıcı ayıyı, dört ayak üzerine düşmesin yeniden diye. Gösteri bittiğinde paraları toplamaya başlardı oynatıcı. Kimin gönlünden ne koparsa. Uzaktan seyrederdik ,hep korkardım ben . En çok da üzülürdüm. Binalar arasına getirilmiş, doğasından koparılmış kocaman ayı ya sinirlenirse birden ,ya kaçmaya başlayıp o panikle saldırırsa insanlara. Flimlerde görürdük , paramparça edebilirdi insanı ayı, eğer gözü dönmüşse. Sonra yasaklandı ayı oynatmak yine aynı yıllarda. Eğlendirme üzerine kurulu bu çarkın bir kere dahi beni mutlu etmediğini öyle net kazımış ki kalbim ve beynim. Çok şükür rahatladık. O yüzdendir oldum olası sevmem ben hayvanlar üzerine kurulu eğlence dünyasını. Ne sirkleri, ne yunus gösterilerini ve daha adını anmak istemediğim türden dönen insanlıktan uzak bu çarkı.. 

Okumayı kelime fişlerinden öğrenen jenerasyonduk biz. Heceleyerek öğretiliyordu okuma ve yazma. Hatırlıyorum çok net ilkokul birinci sınıfta okumayı en hızlı söken öğrenciler, daha geç öğrenenlerle yan yana oturtulurdu. Cin Ali kitap serilerimiz vardı bizim. Cin Ali’nin Topu , Cin Ali’nin Topacı , Cin Ali Berber Fil diye giderdi. Yıllar geçti oğlum Ayaz’ı bir gün Göztepe’de Sevgili Sunay Akın’ın kurduğu Oyuncak Müzesi’ne götürmüştük. Orada Cin Ali kitap serisi ile yeniden karşılaştığımda eşimle göz göze geldiğimizi hatırlatırım. O duygu dolu anı hala unutmam.

90’ların Kült Dizisi Muhteşem İkili ‘yi çok severdik biz. Kuzen Lary ‘i hatırlarsınız. Sevgili Toprak Sergen yıllarca ses verdi ona. Ne gülerdik absürtlüklere. Aklımda 😊 

Ve biz yıllarca Cosby Ailesi’ni izledik . Bay Hoxable ı canlandıran Billy Cosby,  birçok çocuk için, anlayışlı baba örneği idi. Bizim jenerasyondaki yeri ayrıydı. Ne zaman ki biz büyüdük ve yıllar sonra Billy Cosby’ nin bir kadına cinsel saldırı suçundan ötürü cezaevine girdiği haberini okudum, o zaman çocukluğumdan bir parça yara aldı. Günahsız çocukluğumun kirlendiği an olarak hafızamdaki yer etti. 

En kalbi duygularla iletişim araçlarımızın başında mektuplaşma gelirdi bizim. Mektup yazan jenerasyonduk. En sevdiğim anlar, yazlık arkadaşlarıma kış geldiğinde yazıp gönderdiğim mektuplardı. Hevesle beklerdim mektuplarıma acaba karşılık gelecek mi diye ? Postacının sokağın başından girişini takip eder, apartmana yaklaştığında kalbimin güm güm atışlarını bugün gibi hissederim.

– Postacı Amca, Daire 11′ e mektup var mı bugün ?

Elim kalem tutmaya başladığı ilk günden itibaren yazarım ben. Hiç vazgeçmedim ne o zaman, ne de şimdi yazmaktan. Nefes alabildiğim andır yazmak. Hayallerimi, umutlarımı, en unutulmaz anlarımı, mutluluğumu, hüznümü ve hedeflerimi durmadan yazarım ben.

Bugün, yüreğimden çıkan satırlar eskimeyen eskilerimi anlatmak istedi size. Sonra baktım hiç bitecek gibi değil. Bunu bir yazı dizisi haline getirmeye karar verdim. O yüzdendir yazı başlığının adının Eskimeyen Eskilerim-1 olması .

Serinin ikincisi çok yakında…

Hepinize şahane bir hafta diliyorum. Sevgilerimle,

G.B.

Kendini Anlamak

Reklamlar

Bazen ne yapacağını bilemezsin. Bazen de o kadar çok yapman gereken vardır ki ! Sıkışırsın bazen hiçliğin bazen de çokluğun içinde. Derin bir nefes almak istersin. O an istersin ki herşey ve herkes senden uzak olsun. Neden biliyor musun? Kaybolur zihnin o her şeylerin ve herkeslerin içinde çünkü.

Vakit kendinle başbaşa kalma vaktidir. O farkındalığı yaşadığın an, hiç düşünme. Git ! Kuytu bir diyarda buluş kendinle. Yürü mesela yürüyebildiğin kadar. bir sahil yamacına git yahut doğaya koş. Otur o banka, o kuma, o ağacın dibine. Yaslan arkana. Oturt yanıbaşına kendini ve sor ona.

Neyin var ? diye sorma sakın. Yürek kandırıverir dilini çünkü. Ne istiyorsun ? diye sor. Sonra gelsin ikinci soru. İstediğini gerçekleştirmek için neye ihtiyacın var ? Ayakları yere bassın sorularının. Senin senden sakınacağın neyin var ki ? Dinle sonra kendini sakince. Göreceksin,tüm soruların yanıtı sende. Sonra kalk her nerede oturuyorsan, karış o çokluğa yeniden. Anlatacak çok şeyin olacak,zihnin , gönlün huzurda.

Unutma ! Hayatta en değerli şey, sensin. Sen iyi hissedersen,sen kendini iyi tanırsan,kalp dilin ve konuşma dilin öyle güzel bir ahenge kavuşacak ki ! Öylesine huzur dolu.

Kendinizi anlamak, kendinizi tanımayı ve dinlemeyi gerektirir. Farkındalığınız bol, yüzünüz gülücük dolu olsun.

G.B.

Kardelen

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında? Nasıl yapacaktı?

Reklamlar

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Ardında bıraktığı yaşamın can kırıkları kanatırken benliğini, yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında ? Ya da bunu nasıl yapacaktı ? Kayıpların derin boşluğunu nasıl dolduracaktı ? Gerçekte buna gücü var mıydı ? Yapayalnızdı. Sadece kaybettikleri miydi onu bir başına kılan? Peki ya vazgeçtikleri ? Son kez baktı ardına. Elinde bir avuç valizi, gözünde ürkek bir buğu, son damlasını eşiğine akıttığı gözyaşını geride bırakarak, indi merdivenlerden yavaş yavaş. Onun için dünya, eskimiş tuğlalarıyla kirlenmiş duvarlar arasındaki viran bir odadan ibaretti. Tıpkı kalbi gibi, tıpkı kırık dökük katran karası o koltuk gibi.

Yeniden başlamak için veda etmek gerekti. Ve yeniden doğmak için geçmişi silmek. Elinde olsa hafızasını silmek ister miydi ? Ah keşke ! Ümitleri ellerinin arasından alınmadan, kalbi yerden yere çalınmadan, huzuruna kelepçe vurulmadan uyanacağı, aydınlık sabahları hayal ediyordu. Aldığı her nefesin yeni bir başlangıç için kendine sunulmuş bir fırsat olduğunu biliyordu. Tüm bu düşüncelerle doluyken, mayasına umut ektiği yepyeni bir yarına doğru yol almaya başlamıştı bindiği tren.

Artık tek bir dostu vardı hayatında. Ona sesini duyurabilecek, asla ihanet etmeyecek ve bundan sonraki yaşamının ilk gününden itibaren sırdaş olacak, yoldaş olacak tek bir dost. Diri diri gömüldüğü kör, sağır çukurdan çekip çıkardığı ve yüreğine yeniden kondurduğu bir dost. İç sesi. Şimdi onu bindiği bu trenle tutsak geçmişinden kurtarıp,özgür yarınlarına taşıyordu.

Bir an elindeki bileti sıkıca kavrayıp sinesine bastırdı. Vagon penceresinden dışarıya yönelttiği bakışlarında ve zihninde beliren her duygu ve düşünce tamlamasında “Yeni” kelimesi, bir süre rol çalacaktı. Yeni bir sabah, yeni bir gün, yeni bir hayat. Hatta iç sesi daha da pekiştirecekti bunu. “Yepyeni” bir hayat diyecekti adına. gamzesine sızılı bir gülümseme kondurduğu o esnada, özgür bıraktığı iç sesi haykırıverdi bir avazla;

– Kocaman istiyorum, koskocaman ! Yepyeni bir kahkaha sığdır o gamzene. Sen bunu hakediyorsan , diyordu.

Sonra bir an kekremsi gülüşüne en son zaman çocuk olmaktan vazgeçtiğini düşündüğü bir yağmur bulutu çöküverdi. Tren tünele girerken zamansız,amansız ihtimalleri özlediği çocuk anılarına gitti sisler ardında. kapadı gözlerini ve yaklaştıkça çocukluğuna, büyüdüğünü hissetti yeniden. Ayaza sarmış o kış sabahında,karda açmış o kardelen geldi gözünün önüne. Ve kulağında o eşsiz Sezen Aksu melodisi çınlarken, şarkının sözleri dökülüverdi dudaklarından ;

…Aç kardelen aç,

Dağın olayım,suyun olayım,göğün olayım aç.

Aç kardelen aç,

Her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında

Yaşamak yeniden tazelenir yeniden anlamlanır

ışığa uzanırken kardelen kış rüyasından

Ümidin mucizesiyle sevince uyanır..

Onu mazisinden geleceğine taşıyan bu kara tren, saatler boyunca lokomotiflerinden kıvılcımlar saçarak geceyi aydınlatmıştı. Dönüşü olmayan bu tek yön yolculukta şimdi, yepyeni bir ezgi dilleniyordu tren düdüğünde. istasyona yaklaştıkça yavaşlıyordu tren. Vakit gelmişti. Tren birazdan duracak, kompartımanlar boşalacak, bütün yolcular sokaklara dağılıp hayata karışacaklardı. O da ikinci yaşamına ilk adımını bu istasyonda atmış olacaktı. Başını uzatıp pencereden baktı. Ürkek bir kuş misali etrafı görmeye, anlamaya çalışıyordu. Paramparçayken tutunmaya çalışmak hayata nasılmış, onu tecrübe etmeye başlamıştı önce gözleri sonra avuçlarından akan teri ve nihayetinde hızlanan kalp ritmi ile. İlk adım, tırmanmaya başlayacağı dimdik bir yokuşun başı gibiydi onun için.

Bindiği taksi ile olması gereken yere ulaştığında, iyot kokulu bir umudun kıyısına vardığını anladı. Martıların şenliği altında, iç sesi dile geliverdi yeniden;

– Hoşgeldin yeni yaşamına, hoşgeldin !

Gamzesine ilişen umut dolu gülümsemeyle derin bir nefes çekti içine. giderek huzur doluyordu ciğerleri. Yanı başındaki banka oturdu. Valizini yamacına bırakıp ardına yaslandı,kapadı gözlerini beklerken. Saçları değildi sadece rüzgarda dağılan, şimdi sanki geçmişi de tel tel uzaklaşıyordu zihninden, bedeninden. Huzurdu esen.

Ayağına değen bir şeyle irkiliverdi aniden. Minik bir yavru kediydi bu deniz mavisi gözleriyle ona değen. Kucağına aldı hemen. Ve dudaklarından dökülüverdi cümleler;

– Merhaba Umut ! Ben, Kardelen . Beraber başlayalım mı yepyeni bir hayata, ne dersin ?

Exit mobile version
%%footer%%