Bu teşekkür, vedalaştıklarıma

Çok hata yaptım geçmişte.

Çok düştüm, çok kanattım bedenimi, ruhumu.

Üstüm başım çamur, kalbim yaralar içinde kaldı kahkahalara varana dek.

Öyle bir gök gürültüsü yaşadım ki beride, şimdilerde yedi cihan birleşse deviremez içimde büyüttüklerimi.

İyi niyetimi suistimal edenlerin hepsini süpürdüm yolumdan.

Öyle büyük hafiflik ve arınma ki anlatamam.

Sahte gülüşlerin olmadığı, samimiyetsiz samimiyetlerin fezaya savrulduğu bir dünya yarattım beride.

Sesim sana ulaşmıyorsa, kalbim sana değmiyorsa bil ki senden sebeptir,

Çoktan vedalaşmışız demektir.

Teşekkür ederim benden eksilterek bana kattıkların için.

Güzellikler büyütmenin enerjisini sevdim daima

Ruhuma iyi gelene iyi geldim.

Yer açtım güzelliklere, yine yeniden insana.

Çokça kaybettim sevdiklerimi, ellerimle toprağa koydum bedenlerini.

Özlemlerini büyüttüm,

Büyüttükçe bazen göz yaşı, bazen dalgın bir çift göz, bazen sessiz bir çığlık oldu içimde.

Geçen her sene , içimdeki çocuğu büyütüyorum.

Hiç büyümeyen o çocuk tuttu elimden benim, aldık rüzgârı ardımıza dört nala koşuyoruz.

velhasıl,

Teşekkürü borç bilirim bütün iz bırakanlara.

İyi ki vardınız, iyi ki varsınız.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Sevmeleri Sevmek

Ekmeğin ucunu severim çıtır çıtır.

Tepsideki böreğin köşelerini yanık yanık.

İlla annemin kıymalı makarnası olacak.

Bolonez molonez anlamam ben

Samimi olmayan, sevginin katık edilmemiş halidir o çünkü.

Yoğurdun elde yapılanı makbuldür bana

Gün gibi apakçe parlasın isterim beyazlığı kapağını açtığımda.

Çayın açık olanı geçsin isterim boğazımdan

Demi sohbetindedir çünkü onun.

Çiçeklerin daima şarkı söylediğine inanırım

Doğanın dilsiz melodisini fısıldar her daim kulağıma.

Dalga köpüğünü severim ayaklarıma çarpıp çarpıp kaçan,kumları çekip çekip içine alan

Dikkat çekmeye çalışan afacan bir çocuk gibidir çünkü o dalgalar.

Sonra,

Ağacın yıllanmışını severim.

Vakur duruşunda sakladığı özgüvene yaslarım sırtımı.

İskelenin ucunu severim,

Zihnimin ufkuna yakındır orası.

Ve banklar.

Bankları severim ansızın biri gelir,oturuverir hikâyesiyle yamacına.

Sonu mutlu biten hikâyeleri severim daima

Çünkü bilirim ki sayfalarca aşılmış zorlukların ödülüdür o mutlu son.

Çünkü bilirim ki o hikâyeyi düşleyip kaleme alan o yazar,kimbilir kaç yorgun satırın ardından varabilmiştir o sona.

Şiiri severim delicesine.

Hangi duygular hangi sözcükleri giymiş o mısralarda anlamak isterim

Bilirim ki gayret ister şiir.

Sonra,

Gönlüyle gülümseyen insanları severim

Hayır’ı da Evet’i kadar net olan insanları severim.

Marazlarını kucaklayan insanları kalbimle öpmek isterim.

Velhasıl,

Sevmeleri severim hem de çok.

Gökşen Bozkoyunlu

Dengede Kalabilmek

Bir problemle karşılaştığınızda gösterdiğiniz ilk tepki ne oluyor?

Sinirleniyor musunuz?

Endişe mi duyuyorsunuz?

Sakince karşılayabiliyor musunuz?

Yoksa “Eyvah, ben şimdi ne yapacağım?” paniği mi sarıyor içinizi?

Bir soru daha.

Peki, bütün bu duygusal tepkilemelerinizde terazinin dengesini sarsan aklınız mı kalbiniz mi?

Kalp, daima tutunmak ister duygulara acı da olsa. Duygusaldır çünkü o. Sever köpürtmeyi.

Akılsa duyguya ket vurandır. Dondurur tüm duygusal tepkileri.

Ne sadece akılla ne de sadece duygularala çözülebilir sorunlar.

Çünkü hem bedeb hem ruh dengede olmayı ister daima.

Hangimizin derdi yok ki ? Hangimiz kanamıyoruz ki?

Mesele soruna sahip olmak değil.

Mesele o sorunun üstesinden nasıl geldiğimizde.

Sorunlarını mazeret olarak öne süren insanları sevmiyorum.

O yüzden,

Sürekli şikayet eden, durmadan mazeretler üreten, şöyle dertliyim böyle dertliyim diyen insanları uzaklaştırıyorum hayatımdan.

Hele ki söz verip tutmayan, zamanın kıymetini bilmeyip sürekli sizi geciktiren, oyalayan insanlar.

Ah onlar yok mu onlar.

İşte onlardan koşarak uzaklaşmanızı diliyorum.

Çünkü onlar,

Ne kendilerinin ne de başkalarının yaşamlarını önemserler. Yaşam terazilerinde dengeyi bulamayanlardır onlar. Mangalda kül bırakmayanlar onlar.

Oysa ben, oysa siz, oysa biz değerliyiz.

Ne zaman ki, kendinize değer verirseniz aklınız ve kalbiniz dengeye oturuverir. Bu huzur öyle değerli ki.

Taşımayın yüküyle gelen insanları ne aklınızda ne kalbinizde.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

İLLET

Bir illet sarıverdi önce tüm dünyayı.

Bulaştığı yegâne varlık ; insandı.

Evde kalmak gerekti.

Eksildik çokça bu süreçte. Sarılamadık, kucaklayamadık, kavuşamadık özlediklerimize.

Son vazifemizi dahi yapamadık kayıplarımıza. Nasıl kavrulduk ? Nasıl da yandık hepimiz?

Çok şey farkettik bu dönemde;

Kimimiz kendisiyle tanıştı ilk defa. Kimimiz 4 duvar arasında yıllarını paylaştığı insanları yeniden tanıdı

Ne garip bir gerçek değil mi?

Hüznü de evde kalarak yaşadık, şaşkınlığı da, buruk sevinçleri de.

Ağlamanın nasıl bir meditasyon olduğunu farkettik mesela. Kendimize döndük

Meziyetlerimizi keşfettik ilk defa.

Kimimiz içinde yaşayan ressamı gün yüzüne çıkardı, kimimiz aşçıyı.

Kimimiz kitaplarla dost olmaya başladı, kimimiz ne kadar yaratıcı olabildiğinin farkında vardı ama yazarak, ama çalarak, ama söyleyerek.

Sürekli üreterek.

Bir virüsün sebep olduğu kapanma, içimize yaptığımız en büyük açılım oldu aslında.

Bunu anladık

Önce insanın kendine dönmesinin, kendini tanımasının, kendine değer verdikçe benliğini sevmesinin ve saymasının ne kadar önemli olduğunu anladık.

Sonra bu farkındalıkla yüreklendik ve o hep ertelediğimiz ya ilk ya da son konuşmayı yaptık karşımızdakiyle.

Gözlerinin içine baktığımız yârimize, belki evladımıza, belki annemize, babamıza, kardeşimize, belki dostumuza, belki de minik patili yoldaşımıza.

Gördük ki içimizi yakan konularla yüzleşince, anlatınca, tartışınca, velhasıl iletişim kurunca nasılda serinledi yüreklerimiz. Nasıl da aydınlığa çıktı zihinlerimiz.

Kendimizi dönüştüren yepyeni bir yapılacaklar listesi tuturduk zihinlerimizin duvarına.

Sonra o düşü yaşattık kalbimizde. Büyüttük, büyüdükçe cesaretlendik kendimizden .

Nasıl güzel bir aymışlık hali yaşadık hep birlikte?

Ve an geldi, döndük. Ya penceremizden ya da bahçemizden bize izin verildiği kadar başladık doğayı önce dinlemeye sonra seyretmeye. Seyrettikçe görmek ve bakmak arasındaki o büyük farkı keşfettik.

Başladık ruhumuzu açmaya.

Farkettik ki biz yokken doğa, dünyayı yeniden ele geçirmiş.

Bu belki de en büyük, en renkli, en cıvıl cıvıl istilasıydı doğanın.

Ne güzel ötüyordu değil mi kuşlar? Ne büyük coşkuyla fışkırıyordu çiçekler dallarında. Nehirler dans ediyordu.

Bu güzellikleri kısmen seyredebildiğimiz penceremizden döndük karşımızda duran aynadaki aksimize sorduk açık yüreklilikle.

Biz bugüne dek nasıl bir misafir olmuştuk doğaya ? Bunun yüzleşmesini yaptık kendimizle.

Yer yer kızdık, yer yer utandık, yer yer övündük yaptıklarımızla. Hepimizdeki karşılığı başkaydı.

Ve fakat bir gerçek vardı. Bu memleket, bu topraklar, bu ormanlar, denizler, çiçekler, türlü türlü hayvanlar, şarkı söyleyen kuşlar, ritim tutan dalgalar, pırıl pırıl güneş nasıl da güzellenmişti biz yokken. 

Kendimize dürüst olduk. Ve bu dürüstlük acı bir gülümseme yerleştirdi yüzümüze.

Bize aş veren, nefes veren, yaşama coşkusu veren doğamıza “Biz ne ettik böyle?” dedik.

Sonra o acı gülümseme , bir damla yaşa dönüştü kimimizde, kimimizde sel olup aktı .

Doğanın güzelliği, bize sunduğu çıkarsız bu sevgiyi, nasıl da hoyratça tüketebildik dedik kendimize. Nasıl?

Oysa o , ondan aldığımızı yine sevgi ile geri vermişti bize çoğaltarak.

Bunu anladığımızda ; aynaya dönüp bu defa şunu sorduk

Biz nasıl bir insanız ?

Bunu düşündük.

Bu yüzleşme çok şey öğretti bize. İşte o insanlığı kasıp kavuran illet var ya , kimimizi ne yazık ki  eksiltirken, geride kalanlarımız bütün bu farkındalıkla yüreğini çoğalttı, kendini büyüttü .Doğanın biz yokken kendini çoğaltması gibi.

Bir parçasıydık oysa doğanın, bunu unutmuştuk

Misafiriydik doğanın.

Kendimizi anlamaya başladıkça, doğayı da anlar olduk.

Ne güzel bir öğreti ne acı bir tercübeden geldi öyle değil mi?

Koruduk kendimizi. Sağlığımıza da önem verdik bu süreçte . Dikkat ettik çünkü artık farkındaydık dönüşemeyen gelişemiyordu .

Neleeeer neleeeer öğrenmedik ki?

Birlik olmayı öğrendik birbirimizden uzakta.

Egomuzu kırdık.

Ön yargılarımızı alıp çöpe attık. Doğayı sivriltip yücelten bu illet, kişiliğimize zarar veren tüm fazlalıkları da törpülemişti aslında .

İnsanın insana , insanın doğaya ettiği tüm kötülükleri farkettik.

Sonra dediler ki; iyileşiyoruz.

Evde kalmaya gerek yok artık.

Kendimizi doğanın kollarına atmak istedik hiç vakit kaybetmeden.

Öylesine mutlu, öylesine umutlu.

Kimimiz valizler hazırladık gideceğimiz tatil için, kimimiz piknik sepeti. Doldurduk içlerini allah ne verdiyse.

Aman ha dedik kendi kendimize, yine de tedbiri elden bırakmayalım, dikkatli olalım. Kendimizi düşündük .

Ve o hevesle tam kapıyı çekip doğaya koşarken, birşey unuttuk içeride.

Tam da kapının eşiğinde.

Unuttuğumuzun farkına varamadık bile.

Kayıp bir hafıza koymuştuk aslında biz o valize, o sepete.

Erdemi, vicdanı, emeği , saygıyı ve sevgiyi  bırakıvermiştik o kapının eşiğinde.

Evde kalırken farkına varıp öğrendiğimiz ne varsa bize ait, insan olmaya dair hepsini yapayalnız bırakıvermiştik o kapının eşiğinde.

Öylesine mutluluk sarhoşuyduk ki  gözümüz dönmüştü bir kere.

Sonra?

Bu defa kendi filmimizi ne yazık ki başa sardık

Yeni anılar yaratmaya eski benliğimizle gittik .

Açıldık yaşama belki ama yeni öğretilerimizi o kapının ardına kilitleyip gittik.

Ardımıza bakmayı unutunca, başladık yeniden eksilmeye, eksiltmeye.

Şimdilerde cayır cayır yanarken doğa ve çaresizce izlerken bizler ekranlardan, kimilerimiz birşey hatırladık.

Hafızası geri gelenler, dönüp o kapı eşiğine bıraktığımız öğretileri aklına kalbine yeniden koyup geri döndü doğaya.

Doğa yandıkça yüreklerimiz yandı.

Ateşe siper olduk, ama yardım ederek, ama söndürerek, ama destek vererek, ama maddi ama manevi ne geliyorsa elimizden doğadan aldığımızı doğaya geri vermek üzere bu defa biz ona nefes olmak için bir olduk, güç olduk. Kocaman olduk üfkedik nefesimiz yettiğince, su döktük taşıyabildiğimizce.

İnsandık en nihayetinde yetmedik, yetemedik hepsini dindirmeye.

Teknik donanımlar her yere her ölçekte yetemedi. Çırpındık, sesimizi yüksekttik, çığlık olduk. Her birimiz

söndürebilmek için canhıraş gayretle.

Kurtaramadıklarımıza ağladık, darda kalanlara destek olmaya başladık. Oysa biz öyle güzel büyüttüğümüzü sanmıştık mi insanlığı içimizde, bu doğa cayır cayır yanmazdan önce.

Oysa biz bu doğa yanmazdan önce, ne güzel insanlar olmuştuk .

Doğa yanmazdan önce.

İncinmek

Sevgi ve saygıyı korumanın kilit anahtarlarından biridir ince düşünebilmek.

İncinmek, incelik yokdunluğunun yarattığı hassas bir duygudur. İnsanlar kendilerince yaşarken bile, farkında olmadan başkalarını incitebilirler.

En çok kimler incitir bizi hiç düşündünüz mü?

Değer verdiklerimiz.

İnce bir sızı ile çatlar kalbimizin hassas noktası incindiğinde. İğne başı kadar küçüktür başlangıçta o incinen yer. Küçüklüğünün yarattığı sızı içten içe yürütür o çatlağı.

Küsmeyiz, acı duymayız.

Sızlar içten içe.

Yanık yanık.

Sonra incindikçe yürümeye başlar o çatlak kalbimizin çeperinde.

Gün gelir o sızı, acıya evrilir.

İşte o acıdır ki sevginin yitip gitmesine sebep olan.

O acıdır saygının kıvranarak yok olmasının müsebbibi.

Zarar gördüğümüzde uzaklaşırız sevgiden.

Diğer taraftan acıları bilmek, tecrübe etmiş olmak, başkalarına karşı nazik olmamızı sağlar.

Empati girer devreye.

Biliriz çünkü incindiğimizde ne hissettiğimizi.

Yavaş yavaştır incinmiş bir kalbin yıkımı.

Çok iyi biliriz.

İnsanlar yaklaşımlarında tam da burada ikiye ayrılır;

İncinmişliklerinden incelik yaratanlar,

İncinmişliklerinden nefret doğuranlar.

Siz hangi taraftasınız hiç düşündünüz mü?

İnceliklerin kol gezdiği bir gün olsun.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

“Önce Ben” Diyebilmek

Doğuştan sahip olduğumuz bir yetenektir iletişim. Ne yazık ki bunun farkına varılmadan heba edilen pek çok yaşam var etrafımızda.

Bilgi ile donanmak hiç kuşkusuz her koşulda önemli olmakla birlikte, tek başına da bir şey ifade etmiyor. Zira o bilgilerin de paylaşılmasında, aktarılmasında temel gereksinim, iletişim. İletişim yoksa ne bilgi ne anı ne hikâye ne de tecrübe aktarılabiliyor.

Sorarım hepimize, en son ne zaman kendimize “Bugün nasılsın?” diye sorduk. Ne zaman iletişim kurduk kendimizle?

Önce “Ben” demekle başlıyor oysa her şey. Yanlış okumadınız evet, “Önce Ben” demekle başlıyor.

Kendimizi tanımak, anlamlandırmak, istek ve heveslerimizi, sevinç ve kaygılarımızı, hüzün ve dertlerimizi ve daha pek çok duygumuzun nasıl, neden ve hangi koşullar altında oluştuğunu anlamak işte önce o içimizdeki “Ben” ile iletişim kurarak anlaşılabiliyor.

Zira ben, benimle iletişim kurup bana sahip çıkmadıkça, yaşadığım bu hayat ta bana ait olmuyor. Daima başkalarının hayatlarını yaşıyor, başkalarının öğretilerini benimsiyor, başkalarının bakış açısıyla yaşama bakıyorum.

Mahkûmiyetin düşünce bağlarımıza vurulmuş bir prangadan ibaret olduğunu anlatmıştım bir yazımda. Özgürce düşünmek, önce “Ben” olmayı öğrenmekle başlıyor.

Ben olmayı öğrenmekse kendimize yapacağımız iletişim yolculuğu ile mümkün olabiliyor.

Kendimizi ne kadar tanıyoruz ?

Kendimize ne kadar değer veriyoruz?

Kendimizi ne kadar seviyor ve sayıyoruz?

İşte bu temel sorulara vereceğimiz dürüstçe yanıtlar kendi içsel yolculuğumuzun ilk adımlarını oluşturuyor.

doğuştan insan özüne tohumu ekilmiş bu eşsiz iletişim yeteneği önce kendi yaşam felsefemizde filizlenmeli ki, sağlam temelli rengarenk çiçeklerle dolu bir yaşam yolculuğumuz olsun.

Sahi, bugün nasılsınız?

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Kaybolmak

Siz de bazen kaybolduğunuzu hisseder misiniz kendi zaman tünelinizde ? 

Gardımın düştüğü kimi zamanlarda hissettiğim tam olarak budur. 

Kayboldum duygusu. 

Peşi sıra gelen, “E peki şimdi ne yapacağım?” sorusu. 

Yalnız hissedersiniz kendinizi baştan ayağa.

O andan itibaren adım aldığınız her sokak, baktığınız her göz, duyduğunuz her ses yabancı.

Her şey ve herkes,  el olur size.  

Dururum ben böyle anlarda. 

Bir süre sadece dururum. 

Sırtımı yaslayabileceğim güvenli bir yer ararım. 

Ama bir deniz kenarı, ama bir orman yolu, ama bir ağacın gövdesi, ama bir bankın kucağı. 

Oturup yaslarım sırtımı beriye. 

Dikerim gözümü alabildiğine en uzağa . 

Ben diyeyim ufuk, siz deyin feza. 

Bakarım görebilmek için,

Bakarım duymak için,

Bakarım dinlemek için

Bakarım anlamak için.

Çünkü bilirim ki o baktığım ufukta kavuşacağım bir ben olur daima. 

Ona vardığım anda başlar yeni hikâyemin girizgâhı. 

Ciğerlerimiz yanmaya devam ederken, yüreğime sıkışan iki kelam.

Günlerdir, bizi yaşamda tutan alanlarımızın nasıl, an be an küle dönüştüğünü, geleceğimizin nasıl yok olduğunu elimiz kolumuz bağlı izliyoruz hep birlikte.

İzlediğim her bir karede içim dışıma çıkana kadar akan gözyaşlarımı dindirmeye çalışıyorum. Sahi, sizde kaldı mı gözyaşı?

Geleceğimiz adına, evlatlarımız adına yapabildiğim yegâne şey, acizâne yaptığım sosyal medya hesaplarımdaki yayınlarla maddi ve manevi destek vererek değer yaratmak ve her birimizin sorumlusu olduğu bu yangın cehenneminden nasıl kurtulacağımızı düşünmek.

Ne anlatmıştım kıssadan hisse hikayede, İnsanı değiştirirseniz, dünya düzelirdi değil mi?

Ne anlatmıştım topladığım çöpleri size tek tek gösterirken , “her şeyi yedik,içtik,becerdik ama biz insan olmayı beceremedik” diye.

Yılmadan, bıkmadan anlatmaya devam.

Çay sevdama turşu sıkamayacak devlet büyüklerim size sesleniyorum !

Bu memleket hâlâ aklı başında, kendine saygı ve sevgi besleyen insanlarla dolu. İnanamayacaksınız ama öyle. Her platformda söylüyorum ya ; sadece 1 insanın kalbine dahi dokunabilmek, sadece 1 insanı dahi birkaç dakikalığına düşündürebilmekti, insan olmak. İnsan olmak, vicdan sahibi olabilmekti.

Seyirlere doyamadığımız, kıyamadığımız doğanın büyülü yeşiline, el birliği ile kıyanlara sesleniyorum !

Bu yangınları çıkaran cehaleti yıllardır ilmek ilmek ören sevgili devlet büyüklerimiz, evet size sesleniyorum !

Yarattığınız eğitimden yoksun, doğanın değil paranın yeşiline muhtaç ve esiri ettiğiniz memleketimin insanı, tam olarak sizin eserinizdir.

Eşi benzeri olmayan kurduğunuz siperli kalelerin içine giren solduğunuz hava da ortak değil mi insanınızla?

İnsan şaşar, beşer. İnsanı mecbur bıraktığınız sürece yönetebilir ve en ağırı da satın bile alabilirsiniz. ve fakat unutmayınız ki havayı, suyu, oksijeni ve atmosferi satın alamazsınız.

Siz benim cebimdeki parayı alabilirsiniz ama yaşam hakkımı elimden asla alamazsınız. Buna izin vermem.

İnsanların çabaları, ağlayan anaların,babaların yürekleri hiç mi vicdanınızı sızlatmıyor. Siz nasıl bir engin vizyonla devlet büyüklüğü yapıyorsunuz bize anlatın lütfen. Bana, bize, vatandaşınıza.

Siz geleceğini çaldığınız tüm evlatlarımıza hesap vermek zorundasınız.

Adalet terazisinin mahkemelerin yüreğinden sökülüp alındığı o günden beri kayan şirazenizin dengesini yine bana,bize,insana,halkınıza,memleketinize sağlamak zorundasınız. Çünkü devlet büyükleri olarak mevcudiyetinizin yegane sebebi bu.

Gerekirse papatya sapını sayacak kadar dahi umudumun olduğu bu yaşamda, nefesimi bir an önce bana geri verin.

Ez cümle;

Aksi, göz göre göre şahit olduğumuz bir cinayetin tam da katili olarak tarihe geçeceksiniz.

Bir vatandaş olarak tüm devlet büyüklerimizi acilen görevlerinin gereğini yapmaya çağırıyorum. Zira iyi vatandaş, sorumlu vatandaş imkanı ölçüsünde gereğinden fazlasını yapıyor.

Kendini Anlamak

Bazen ne yapacağını bilemezsin. Bazen de o kadar çok yapman gereken vardır ki ! Sıkışırsın bazen hiçliğin bazen de çokluğun içinde. Derin bir nefes almak istersin. O an istersin ki herşey ve herkes senden uzak olsun. Neden biliyor musun? Kaybolur zihnin o her şeylerin ve herkeslerin içinde çünkü.

Vakit kendinle başbaşa kalma vaktidir. O farkındalığı yaşadığın an, hiç düşünme. Git ! Kuytu bir diyarda buluş kendinle. Yürü mesela yürüyebildiğin kadar. bir sahil yamacına git yahut doğaya koş. Otur o banka, o kuma, o ağacın dibine. Yaslan arkana. Oturt yanıbaşına kendini ve sor ona.

Neyin var ? diye sorma sakın. Yürek kandırıverir dilini çünkü. Ne istiyorsun ? diye sor. Sonra gelsin ikinci soru. İstediğini gerçekleştirmek için neye ihtiyacın var ? Ayakları yere bassın sorularının. Senin senden sakınacağın neyin var ki ? Dinle sonra kendini sakince. Göreceksin,tüm soruların yanıtı sende. Sonra kalk her nerede oturuyorsan, karış o çokluğa yeniden. Anlatacak çok şeyin olacak,zihnin , gönlün huzurda.

Unutma ! Hayatta en değerli şey, sensin. Sen iyi hissedersen,sen kendini iyi tanırsan,kalp dilin ve konuşma dilin öyle güzel bir ahenge kavuşacak ki ! Öylesine huzur dolu.

Kendinizi anlamak, kendinizi tanımayı ve dinlemeyi gerektirir. Farkındalığınız bol, yüzünüz gülücük dolu olsun.

G.B.

Kardelen

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Ardında bıraktığı yaşamın can kırıkları kanatırken benliğini, yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında ? Ya da bunu nasıl yapacaktı ? Kayıpların derin boşluğunu nasıl dolduracaktı ? Gerçekte buna gücü var mıydı ? Yapayalnızdı. Sadece kaybettikleri miydi onu bir başına kılan? Peki ya vazgeçtikleri ? Son kez baktı ardına. Elinde bir avuç valizi, gözünde ürkek bir buğu, son damlasını eşiğine akıttığı gözyaşını geride bırakarak, indi merdivenlerden yavaş yavaş. Onun için dünya, eskimiş tuğlalarıyla kirlenmiş duvarlar arasındaki viran bir odadan ibaretti. Tıpkı kalbi gibi, tıpkı kırık dökük katran karası o koltuk gibi.

Yeniden başlamak için veda etmek gerekti. Ve yeniden doğmak için geçmişi silmek. Elinde olsa hafızasını silmek ister miydi ? Ah keşke ! Ümitleri ellerinin arasından alınmadan, kalbi yerden yere çalınmadan, huzuruna kelepçe vurulmadan uyanacağı, aydınlık sabahları hayal ediyordu. Aldığı her nefesin yeni bir başlangıç için kendine sunulmuş bir fırsat olduğunu biliyordu. Tüm bu düşüncelerle doluyken, mayasına umut ektiği yepyeni bir yarına doğru yol almaya başlamıştı bindiği tren.

Artık tek bir dostu vardı hayatında. Ona sesini duyurabilecek, asla ihanet etmeyecek ve bundan sonraki yaşamının ilk gününden itibaren sırdaş olacak, yoldaş olacak tek bir dost. Diri diri gömüldüğü kör, sağır çukurdan çekip çıkardığı ve yüreğine yeniden kondurduğu bir dost. İç sesi. Şimdi onu bindiği bu trenle tutsak geçmişinden kurtarıp,özgür yarınlarına taşıyordu.

Bir an elindeki bileti sıkıca kavrayıp sinesine bastırdı. Vagon penceresinden dışarıya yönelttiği bakışlarında ve zihninde beliren her duygu ve düşünce tamlamasında “Yeni” kelimesi, bir süre rol çalacaktı. Yeni bir sabah, yeni bir gün, yeni bir hayat. Hatta iç sesi daha da pekiştirecekti bunu. “Yepyeni” bir hayat diyecekti adına. gamzesine sızılı bir gülümseme kondurduğu o esnada, özgür bıraktığı iç sesi haykırıverdi bir avazla;

– Kocaman istiyorum, koskocaman ! Yepyeni bir kahkaha sığdır o gamzene. Sen bunu hakediyorsan , diyordu.

Sonra bir an kekremsi gülüşüne en son zaman çocuk olmaktan vazgeçtiğini düşündüğü bir yağmur bulutu çöküverdi. Tren tünele girerken zamansız,amansız ihtimalleri özlediği çocuk anılarına gitti sisler ardında. kapadı gözlerini ve yaklaştıkça çocukluğuna, büyüdüğünü hissetti yeniden. Ayaza sarmış o kış sabahında,karda açmış o kardelen geldi gözünün önüne. Ve kulağında o eşsiz Sezen Aksu melodisi çınlarken, şarkının sözleri dökülüverdi dudaklarından ;

…Aç kardelen aç,

Dağın olayım,suyun olayım,göğün olayım aç.

Aç kardelen aç,

Her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında

Yaşamak yeniden tazelenir yeniden anlamlanır

ışığa uzanırken kardelen kış rüyasından

Ümidin mucizesiyle sevince uyanır..

Onu mazisinden geleceğine taşıyan bu kara tren, saatler boyunca lokomotiflerinden kıvılcımlar saçarak geceyi aydınlatmıştı. Dönüşü olmayan bu tek yön yolculukta şimdi, yepyeni bir ezgi dilleniyordu tren düdüğünde. istasyona yaklaştıkça yavaşlıyordu tren. Vakit gelmişti. Tren birazdan duracak, kompartımanlar boşalacak, bütün yolcular sokaklara dağılıp hayata karışacaklardı. O da ikinci yaşamına ilk adımını bu istasyonda atmış olacaktı. Başını uzatıp pencereden baktı. Ürkek bir kuş misali etrafı görmeye, anlamaya çalışıyordu. Paramparçayken tutunmaya çalışmak hayata nasılmış, onu tecrübe etmeye başlamıştı önce gözleri sonra avuçlarından akan teri ve nihayetinde hızlanan kalp ritmi ile. İlk adım, tırmanmaya başlayacağı dimdik bir yokuşun başı gibiydi onun için.

Bindiği taksi ile olması gereken yere ulaştığında, iyot kokulu bir umudun kıyısına vardığını anladı. Martıların şenliği altında, iç sesi dile geliverdi yeniden;

– Hoşgeldin yeni yaşamına, hoşgeldin !

Gamzesine ilişen umut dolu gülümsemeyle derin bir nefes çekti içine. giderek huzur doluyordu ciğerleri. Yanı başındaki banka oturdu. Valizini yamacına bırakıp ardına yaslandı,kapadı gözlerini beklerken. Saçları değildi sadece rüzgarda dağılan, şimdi sanki geçmişi de tel tel uzaklaşıyordu zihninden, bedeninden. Huzurdu esen.

Ayağına değen bir şeyle irkiliverdi aniden. Minik bir yavru kediydi bu deniz mavisi gözleriyle ona değen. Kucağına aldı hemen. Ve dudaklarından dökülüverdi cümleler;

– Merhaba Umut ! Ben, Kardelen . Beraber başlayalım mı yepyeni bir hayata, ne dersin ?

WordPress.com.

Up ↑

%d blogcu bunu beğendi: