Bu teşekkür, vedalaştıklarıma

Bu teşekkür vedalaştıklarıma. Çok hata yaptım geçmişte. Çok düştüm, çok kanattım bedenimi,
ruhumu. Üstüm başım çamur, kalbim yaralar içinde kaldı kahkahalara varana dek.

Reklamlar

Çok hata yaptım geçmişte.

Çok düştüm, çok kanattım bedenimi, ruhumu.

Üstüm başım çamur, kalbim yaralar içinde kaldı kahkahalara varana dek.

Öyle bir gök gürültüsü yaşadım ki beride, şimdilerde yedi cihan birleşse deviremez içimde büyüttüklerimi.

İyi niyetimi suistimal edenlerin hepsini süpürdüm yolumdan.

Öyle büyük hafiflik ve arınma ki anlatamam.

Sahte gülüşlerin olmadığı, samimiyetsiz samimiyetlerin fezaya savrulduğu bir dünya yarattım beride.

Sesim sana ulaşmıyorsa, kalbim sana değmiyorsa bil ki senden sebeptir,

Çoktan vedalaşmışız demektir.

Teşekkür ederim benden eksilterek bana kattıkların için.

Güzellikler büyütmenin enerjisini sevdim daima

Ruhuma iyi gelene iyi geldim.

Yer açtım güzelliklere, yine yeniden insana.

Çokça kaybettim sevdiklerimi, ellerimle toprağa koydum bedenlerini.

Özlemlerini büyüttüm,

Büyüttükçe bazen göz yaşı, bazen dalgın bir çift göz, bazen sessiz bir çığlık oldu içimde.

Geçen her sene , içimdeki çocuğu büyütüyorum.

Hiç büyümeyen o çocuk tuttu elimden benim, aldık rüzgârı ardımıza dört nala koşuyoruz.

velhasıl,

Teşekkürü borç bilirim bütün iz bırakanlara.

İyi ki vardınız, iyi ki varsınız.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Sevmeleri Sevmek

Ekmeğin ucunu severim çıtır çıtır.
Tepsideki böreğin köşelerini yanık yanık…

Reklamlar

Ekmeğin ucunu severim çıtır çıtır.

Tepsideki böreğin köşelerini yanık yanık.

İlla annemin kıymalı makarnası olacak.

Bolonez molonez anlamam ben

Samimi olmayan, sevginin katık edilmemiş halidir o çünkü.

Yoğurdun elde yapılanı makbuldür bana

Gün gibi apakçe parlasın isterim beyazlığı kapağını açtığımda.

Çayın açık olanı geçsin isterim boğazımdan

Demi sohbetindedir çünkü onun.

Çiçeklerin daima şarkı söylediğine inanırım

Doğanın dilsiz melodisini fısıldar her daim kulağıma.

Dalga köpüğünü severim ayaklarıma çarpıp çarpıp kaçan,kumları çekip çekip içine alan

Dikkat çekmeye çalışan afacan bir çocuk gibidir çünkü o dalgalar.

Sonra,

Ağacın yıllanmışını severim.

Vakur duruşunda sakladığı özgüvene yaslarım sırtımı.

İskelenin ucunu severim,

Zihnimin ufkuna yakındır orası.

Ve banklar.

Bankları severim ansızın biri gelir,oturuverir hikâyesiyle yamacına.

Sonu mutlu biten hikâyeleri severim daima

Çünkü bilirim ki sayfalarca aşılmış zorlukların ödülüdür o mutlu son.

Çünkü bilirim ki o hikâyeyi düşleyip kaleme alan o yazar,kimbilir kaç yorgun satırın ardından varabilmiştir o sona.

Şiiri severim delicesine.

Hangi duygular hangi sözcükleri giymiş o mısralarda anlamak isterim

Bilirim ki gayret ister şiir.

Sonra,

Gönlüyle gülümseyen insanları severim

Hayır’ı da Evet’i kadar net olan insanları severim.

Marazlarını kucaklayan insanları kalbimle öpmek isterim.

Velhasıl,

Sevmeleri severim hem de çok.

Gökşen Bozkoyunlu

Dengede Kalabilmek

Hayat dengede olmayı sever.

Reklamlar

Bir problemle karşılaştığınızda gösterdiğiniz ilk tepki ne oluyor?

Sinirleniyor musunuz?

Endişe mi duyuyorsunuz?

Sakince karşılayabiliyor musunuz?

Yoksa “Eyvah, ben şimdi ne yapacağım?” paniği mi sarıyor içinizi?

Bir soru daha.

Peki, bütün bu duygusal tepkilemelerinizde terazinin dengesini sarsan aklınız mı kalbiniz mi?

Kalp, daima tutunmak ister duygulara acı da olsa. Duygusaldır çünkü o. Sever köpürtmeyi.

Akılsa duyguya ket vurandır. Dondurur tüm duygusal tepkileri.

Ne sadece akılla ne de sadece duygularala çözülebilir sorunlar.

Çünkü hem bedeb hem ruh dengede olmayı ister daima.

Hangimizin derdi yok ki ? Hangimiz kanamıyoruz ki?

Mesele soruna sahip olmak değil.

Mesele o sorunun üstesinden nasıl geldiğimizde.

Sorunlarını mazeret olarak öne süren insanları sevmiyorum.

O yüzden,

Sürekli şikayet eden, durmadan mazeretler üreten, şöyle dertliyim böyle dertliyim diyen insanları uzaklaştırıyorum hayatımdan.

Hele ki söz verip tutmayan, zamanın kıymetini bilmeyip sürekli sizi geciktiren, oyalayan insanlar.

Ah onlar yok mu onlar.

İşte onlardan koşarak uzaklaşmanızı diliyorum.

Çünkü onlar,

Ne kendilerinin ne de başkalarının yaşamlarını önemserler. Yaşam terazilerinde dengeyi bulamayanlardır onlar. Mangalda kül bırakmayanlar onlar.

Oysa ben, oysa siz, oysa biz değerliyiz.

Ne zaman ki, kendinize değer verirseniz aklınız ve kalbiniz dengeye oturuverir. Bu huzur öyle değerli ki.

Taşımayın yüküyle gelen insanları ne aklınızda ne kalbinizde.

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Yaşam Dediğin

Nedir yaşam?
Yaşam dediğin, sabahın kör saatinde ince belli bardaktan içilen çaydır.

Reklamlar

Yaşam dediğin,

Sıcacık güneşin iliklerine kadar ısıtması, beton zeminin incecik aralığından yol bulup güne açan tek ve hür bir papatyadır aslında.

Sabahın kör saatinde ince belli bardaktan içilen çay,

Portakalı, kabuğunun içindeki beyazı kemirebilmek için yemektir yaşam.

Sonra,

Ağlamaktan gözlerin şişmiş haldeyken başını güvenebileceğin bir omuza dayayabilmek,

Adını andığında burnunun direğini sızlatan insanların, yüreğindeki varlığıdır yaşam.

Bir top dondurmanın keyfi içinde kaybolabilmek,

Kilometrelerce yürüyebilmektir yaşam.

Yaşam, yüzünü gökyüzüne çevirip gözlerini kapayıp püfür püfür hayal etmektidir.

Kışın ayazında ocakta kaynayabilmiş bir tencere çorbanın şükrüdür yaşam.

Koca bir kütüphanenin rafları arasında kaybolabilmek,

Minik bir çocuğun içten gülümsemesiyle sıkı sıkıya sarmalamasıdır.

Pastadaki mumlar üflenirken dilenen milyonlarca umut dolu temennidir yaşam.

Bir banka otururken yamacına gelen minik bir tekir kedi,

Parkın ucunda her sabah kuşlara yem veren yaş almış o teyze,

Nefesi ciğerlerine derinden çekip, yavaş yavaş verebilmenin huzurudur yaşam.

Salkım salkım yaşayabilmektir.

Ve yaşam,

Her sabah tanıdığın tanımadığın yeryüzündeki tüm canlılara içten bir günaydın diyebilmektir.

Günaydın Yeryüzü !

Yeni umutlar, günaydın !

Günaydın .

Sevgiyle kalın, farkında kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

YA VARSA?

Ya başındaysak yolun, sonuna vardığımızı düşünüyorken…

Reklamlar

Ya başındaysak yolun,

Sonuna vardığımızı düşünüyorken

Ya tam da kirazlar açmaya yüz tutmuşken vazgeçtiysek

Ya tam gülümseyecekken yâr,

Olmayacak deyip ardımıza bakmadan yürüyüp gittiysek

Ya tam seslenecekken gönül bize,

Kapadıysak kulaklarımızı

Ya bir başlangıcın arefesindeysek her şey bitti derken

Ya o engelin ardında gül bahçeleri varsa

Ya varsa?

Vazgeçme

Söyle yüreğine az sabretsin

De ki;

Dayan

O kapının ardı bahar,

O kapının ardı umut,

O kapı sevdalara açılacak

O kapı aydınlık yarının kapısı

Tut kolundan açıver

Korkma!

Gökşen Bozkoyunlu / 25.07.2022

Kaybolmak

Reklamlar

Siz de bazen kaybolduğunuzu hisseder misiniz kendi zaman tünelinizde ? 

Gardımın düştüğü kimi zamanlarda hissettiğim tam olarak budur. 

Kayboldum duygusu. 

Peşi sıra gelen, “E peki şimdi ne yapacağım?” sorusu. 

Yalnız hissedersiniz kendinizi baştan ayağa.

O andan itibaren adım aldığınız her sokak, baktığınız her göz, duyduğunuz her ses yabancı.

Her şey ve herkes,  el olur size.  

Dururum ben böyle anlarda. 

Bir süre sadece dururum. 

Sırtımı yaslayabileceğim güvenli bir yer ararım. 

Ama bir deniz kenarı, ama bir orman yolu, ama bir ağacın gövdesi, ama bir bankın kucağı. 

Oturup yaslarım sırtımı beriye. 

Dikerim gözümü alabildiğine en uzağa . 

Ben diyeyim ufuk, siz deyin feza. 

Bakarım görebilmek için,

Bakarım duymak için,

Bakarım dinlemek için

Bakarım anlamak için.

Çünkü bilirim ki o baktığım ufukta kavuşacağım bir ben olur daima. 

Ona vardığım anda başlar yeni hikâyemin girizgâhı. 

Nedir Aile ? Hiç Düşündünüz Mü ?

Reklamlar

Nedir Aile hiç düşündünüz mü ?

Tüm öğretilerden uzakta,bazen oturduğunuz o sahil kenarındaki banktır aile.

Bazen bir ormandaki ağaç dibi

Bazen hiç tanımadığınız ama gülüşüne kapılıp gittiğiniz o yabancıdır aile.

Aile, bazen de yapayalnızlığınızın içinde, kalabalıkların ortasındaki o gülüştür.

Her zaman kan bağıyla olunmaz aile.

Çünkü aile, kalbinizin orada olayım diye çırpındığı diyardır aslında.

Sözün özü; kalbiniz neresi çarpıyorsa, orasıdır aile.

Bazen de aile, sadece sizsinizdir.

Bunu daima aklımızda tutabilmek dileğiyle !

Sevgiler,

G.B.

Eskimeyen Eskilerim-1

Reklamlar

Eskiden , “Eski” kelimesinin karşılığı, yıllarla, yaşanmışlıkla ölçülürdü. Sindirilmişlikti eski, değerdi, sende anısı olandı. Bugünün eskisi ise birkaç aya, birkaç haftaya, hatta birkaç güne tekabül ediyor. Bünyemizi arızaya bağlayan da bu değil mi ? Şimdinin dünyasında, anısı olmayan “eskilerimiz” var artık bizim. Anlamının derinliğinden uzakta, o kadar taze eskilerimiz var ki ! 

Benim eskilerimden bahsedeyim size biraz. İstanbul, Kurtuluş, Savaş Sokak, Asya Apartmanı’nda büyüdüm ben. Bitişik nizam dizilmiş binaların hepsinin balkonu, yatak odalarının arka tarafındaydı. Paralel iki sokaktaki apartmanların tüm balkonları birbirine bakardı. Balkon kıymetliydi, hem de çok. Ve bu binaların yeşille buluştuğu yegâne alanlar, giriş katta oturan kat sakinlerinin bahçeleriydi. Balkona çıktığımız vakitlerde nasiplenirdik doğayı teneffüs etmeye. En üst katta otururduk biz. Binada karşılıklı olmak üzere toplam 14 daire vardı. Salon penceresinden asıldığımı hatırlarım. Acaba belimin neresine kadar uzanabiliyor, ne kadar cüret edebiliyorum diye denerdim evde kimsenin olmadığı vakitlerde. Görmezdi kimse. Çocuk aklı işte. Ya başım dönse, ya sendelesem ve düşsem? Aklıma geldikçe o 7. kat, o küçücük bedenimle oracıkta can vermemek için hiçbir neden yokmuş diyorum. O zaman cüret ettiğim bu heyecanın ileride en büyük fobim olacağını nereden bilebilirdim. 43 yaşındayım, hâlâ yüksekten hazzetmem.

Yaş ilerledikçe insan zorlar kendini hatırlamak için . O eski günlere döndüğümde hatırladığım enteresan anlar var. Yüreğimde iz bırakan eskiler. Benim eskilerim. Anları kayda alır hafıza. Ama acı ama mutlu ama heyecan ama korku dolu anlardır o anlar öyle değil mi ? Bendekilerde öyle. 

Mesela biz gazeteden çıkan kartonlardan, kendi evimizi yapan jenerasyonduk. Mutlu anlarımızdı onlar. Annelerimiz beyaz ama kenarı çiçek desenli porselen yemek takımlarını, babalarımız kara kaplı Meydan Lauresse’ ları alabilmek için düzenli olarak biriktirirdi gazete kuponlarını. Yemek takımları masalarımızı , 24 ciltlik ansiklopediler ise vitrinlerimizi süslerdi. Vitrin derken sakın yanlış anlaşılmasın, ödevlerimiz bu kara kaplı ansiklopediler sayesinde yıldızlı pekiyi almaya hak kazanırdı. Bir nev’i kutsal bilgi kaynağıydı ansiklopediler bizim için o tarihlerde. Öyle ağırdı ki her bir cilt, maazallah yanlışlıkla elinizden düşürmeye görün, ayak çatlağı hatta parmak kırıklarına kadar varabilirdi neticesi. Bayılırdım ben ansiklopedilerden bir harf serisini seçerek, içindeki sayfaları karıştırıp, derinlemesine okumaya. Parmak ıslatıp, sayfa çeviren nesildenim ben. Teneffüs edebilsin diye her kitap alışverişinde kitapları burnuna götürüp sayfalarını hızlıca akıtarak kokusunu içine çekmeyi öğrettiğim bir oğlum var. Hazır yeri gelmişken, rahmetli babamın engin kütüphanesinde o zaman bize göre de eski tabii, kitapları sayfalarını koklamak için aldığımızda sararmış sayfalarıyla eski kitap kokusunun burun direğini sızlatan acı kokusuna dahi o zamanlar kahkahalarla gülen ben , 14’ lü yaşlarımdan sonra o kokuya aşık olarak büyüdüm. 

80’lerin sonuydu hafızam yanıltmıyorsa TRT’de -o zaman tek devlet kanalı dönemi idi- ekranlarda uzaydan gelen sevimli kahramanımız Alf’i dört gözle beklerdik. Ruhu şad olsun Müşfik Kenter seslendirirdi Alf ‘i. O kadar iyi bir seslendirmeydi ki şimdi düşündüğümde, herhalde orjinalini izlemeyi asla istemezdik diye yorumluyorum .

Milli Piyango’nun her evin heyecanı olduğu gerçeği vardı çocukluğumuzda. Belki hatırlayanlarınız vardır; TRT ekranlarında Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın oynadığı reklam serilerini. “Milli Piyango her ayın 9’unda, 19’unda, 29’unda milyonlar dağıtıyor. Koş, hemen bilet al” ve “Ya çıkarsa ? Belki de Sıra Sizde ? “melodisi hala kulaklarımda..

Anı biriktirmek, an’ı ölümsüzleştirmenin yolu o zaman da fotoğraf çekmekten geçerdi. Teknoloji bu kadar ileride değildi tabii . Kodak 36 lık fotoğraf çekimlerini pozlar bittiğinde fotografçıya götürüp banyo ettirtirdik. Heyecanla beklerdik . Öyle anında teslim alamazdınız fotoğrafları. En az bir hafta, en iyi ihtimalle 4-5 gün. 36 poz bitmeden makinenin kapağını açarsan vay haline. Yandı bitti kül oldu bütün fotoğraflar. Duaya yatılırdı inşallah hiçbirşey olmamıştır fotoğraflara diye ? Öyle her evde fotoğraf makinesi yoktu o zamanlar, şanslı sayılırdık. Kendisi için önemli bir aktivite yapan eş, dost akraba öncesinde gelip, babamdan fotoğraf makinesini ödünç isterdi. Kazara içinde unutulmuş pozlar var ise, geçmiş olsun. Nice anılar ,dumana karıştı vakti zamanında.

Sokağımızdan Ayı Oynatıcıları geçerdi. Hem korkar hem üzülürdüm. Oynatıcının elindeki tefi ile çaldığı dokuz sekizlik ritim başladığında ayı iki ayak üzerine yükselir ,başlardı oynamaya. Arada elindeki sopayla dürterdi oynatıcı ayıyı, dört ayak üzerine düşmesin yeniden diye. Gösteri bittiğinde paraları toplamaya başlardı oynatıcı. Kimin gönlünden ne koparsa. Uzaktan seyrederdik ,hep korkardım ben . En çok da üzülürdüm. Binalar arasına getirilmiş, doğasından koparılmış kocaman ayı ya sinirlenirse birden ,ya kaçmaya başlayıp o panikle saldırırsa insanlara. Flimlerde görürdük , paramparça edebilirdi insanı ayı, eğer gözü dönmüşse. Sonra yasaklandı ayı oynatmak yine aynı yıllarda. Eğlendirme üzerine kurulu bu çarkın bir kere dahi beni mutlu etmediğini öyle net kazımış ki kalbim ve beynim. Çok şükür rahatladık. O yüzdendir oldum olası sevmem ben hayvanlar üzerine kurulu eğlence dünyasını. Ne sirkleri, ne yunus gösterilerini ve daha adını anmak istemediğim türden dönen insanlıktan uzak bu çarkı.. 

Okumayı kelime fişlerinden öğrenen jenerasyonduk biz. Heceleyerek öğretiliyordu okuma ve yazma. Hatırlıyorum çok net ilkokul birinci sınıfta okumayı en hızlı söken öğrenciler, daha geç öğrenenlerle yan yana oturtulurdu. Cin Ali kitap serilerimiz vardı bizim. Cin Ali’nin Topu , Cin Ali’nin Topacı , Cin Ali Berber Fil diye giderdi. Yıllar geçti oğlum Ayaz’ı bir gün Göztepe’de Sevgili Sunay Akın’ın kurduğu Oyuncak Müzesi’ne götürmüştük. Orada Cin Ali kitap serisi ile yeniden karşılaştığımda eşimle göz göze geldiğimizi hatırlatırım. O duygu dolu anı hala unutmam.

90’ların Kült Dizisi Muhteşem İkili ‘yi çok severdik biz. Kuzen Lary ‘i hatırlarsınız. Sevgili Toprak Sergen yıllarca ses verdi ona. Ne gülerdik absürtlüklere. Aklımda 😊 

Ve biz yıllarca Cosby Ailesi’ni izledik . Bay Hoxable ı canlandıran Billy Cosby,  birçok çocuk için, anlayışlı baba örneği idi. Bizim jenerasyondaki yeri ayrıydı. Ne zaman ki biz büyüdük ve yıllar sonra Billy Cosby’ nin bir kadına cinsel saldırı suçundan ötürü cezaevine girdiği haberini okudum, o zaman çocukluğumdan bir parça yara aldı. Günahsız çocukluğumun kirlendiği an olarak hafızamdaki yer etti. 

En kalbi duygularla iletişim araçlarımızın başında mektuplaşma gelirdi bizim. Mektup yazan jenerasyonduk. En sevdiğim anlar, yazlık arkadaşlarıma kış geldiğinde yazıp gönderdiğim mektuplardı. Hevesle beklerdim mektuplarıma acaba karşılık gelecek mi diye ? Postacının sokağın başından girişini takip eder, apartmana yaklaştığında kalbimin güm güm atışlarını bugün gibi hissederim.

– Postacı Amca, Daire 11′ e mektup var mı bugün ?

Elim kalem tutmaya başladığı ilk günden itibaren yazarım ben. Hiç vazgeçmedim ne o zaman, ne de şimdi yazmaktan. Nefes alabildiğim andır yazmak. Hayallerimi, umutlarımı, en unutulmaz anlarımı, mutluluğumu, hüznümü ve hedeflerimi durmadan yazarım ben.

Bugün, yüreğimden çıkan satırlar eskimeyen eskilerimi anlatmak istedi size. Sonra baktım hiç bitecek gibi değil. Bunu bir yazı dizisi haline getirmeye karar verdim. O yüzdendir yazı başlığının adının Eskimeyen Eskilerim-1 olması .

Serinin ikincisi çok yakında…

Hepinize şahane bir hafta diliyorum. Sevgilerimle,

G.B.

Kardelen

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında? Nasıl yapacaktı?

Reklamlar

İçindeki derin boşluğu tamamlamak ister gibiydi vedalaşırken. Ardında bıraktığı yaşamın can kırıkları kanatırken benliğini, yeni bir sayfa daha çevirebilecek miydi hayatında ? Ya da bunu nasıl yapacaktı ? Kayıpların derin boşluğunu nasıl dolduracaktı ? Gerçekte buna gücü var mıydı ? Yapayalnızdı. Sadece kaybettikleri miydi onu bir başına kılan? Peki ya vazgeçtikleri ? Son kez baktı ardına. Elinde bir avuç valizi, gözünde ürkek bir buğu, son damlasını eşiğine akıttığı gözyaşını geride bırakarak, indi merdivenlerden yavaş yavaş. Onun için dünya, eskimiş tuğlalarıyla kirlenmiş duvarlar arasındaki viran bir odadan ibaretti. Tıpkı kalbi gibi, tıpkı kırık dökük katran karası o koltuk gibi.

Yeniden başlamak için veda etmek gerekti. Ve yeniden doğmak için geçmişi silmek. Elinde olsa hafızasını silmek ister miydi ? Ah keşke ! Ümitleri ellerinin arasından alınmadan, kalbi yerden yere çalınmadan, huzuruna kelepçe vurulmadan uyanacağı, aydınlık sabahları hayal ediyordu. Aldığı her nefesin yeni bir başlangıç için kendine sunulmuş bir fırsat olduğunu biliyordu. Tüm bu düşüncelerle doluyken, mayasına umut ektiği yepyeni bir yarına doğru yol almaya başlamıştı bindiği tren.

Artık tek bir dostu vardı hayatında. Ona sesini duyurabilecek, asla ihanet etmeyecek ve bundan sonraki yaşamının ilk gününden itibaren sırdaş olacak, yoldaş olacak tek bir dost. Diri diri gömüldüğü kör, sağır çukurdan çekip çıkardığı ve yüreğine yeniden kondurduğu bir dost. İç sesi. Şimdi onu bindiği bu trenle tutsak geçmişinden kurtarıp,özgür yarınlarına taşıyordu.

Bir an elindeki bileti sıkıca kavrayıp sinesine bastırdı. Vagon penceresinden dışarıya yönelttiği bakışlarında ve zihninde beliren her duygu ve düşünce tamlamasında “Yeni” kelimesi, bir süre rol çalacaktı. Yeni bir sabah, yeni bir gün, yeni bir hayat. Hatta iç sesi daha da pekiştirecekti bunu. “Yepyeni” bir hayat diyecekti adına. gamzesine sızılı bir gülümseme kondurduğu o esnada, özgür bıraktığı iç sesi haykırıverdi bir avazla;

– Kocaman istiyorum, koskocaman ! Yepyeni bir kahkaha sığdır o gamzene. Sen bunu hakediyorsan , diyordu.

Sonra bir an kekremsi gülüşüne en son zaman çocuk olmaktan vazgeçtiğini düşündüğü bir yağmur bulutu çöküverdi. Tren tünele girerken zamansız,amansız ihtimalleri özlediği çocuk anılarına gitti sisler ardında. kapadı gözlerini ve yaklaştıkça çocukluğuna, büyüdüğünü hissetti yeniden. Ayaza sarmış o kış sabahında,karda açmış o kardelen geldi gözünün önüne. Ve kulağında o eşsiz Sezen Aksu melodisi çınlarken, şarkının sözleri dökülüverdi dudaklarından ;

…Aç kardelen aç,

Dağın olayım,suyun olayım,göğün olayım aç.

Aç kardelen aç,

Her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında

Yaşamak yeniden tazelenir yeniden anlamlanır

ışığa uzanırken kardelen kış rüyasından

Ümidin mucizesiyle sevince uyanır..

Onu mazisinden geleceğine taşıyan bu kara tren, saatler boyunca lokomotiflerinden kıvılcımlar saçarak geceyi aydınlatmıştı. Dönüşü olmayan bu tek yön yolculukta şimdi, yepyeni bir ezgi dilleniyordu tren düdüğünde. istasyona yaklaştıkça yavaşlıyordu tren. Vakit gelmişti. Tren birazdan duracak, kompartımanlar boşalacak, bütün yolcular sokaklara dağılıp hayata karışacaklardı. O da ikinci yaşamına ilk adımını bu istasyonda atmış olacaktı. Başını uzatıp pencereden baktı. Ürkek bir kuş misali etrafı görmeye, anlamaya çalışıyordu. Paramparçayken tutunmaya çalışmak hayata nasılmış, onu tecrübe etmeye başlamıştı önce gözleri sonra avuçlarından akan teri ve nihayetinde hızlanan kalp ritmi ile. İlk adım, tırmanmaya başlayacağı dimdik bir yokuşun başı gibiydi onun için.

Bindiği taksi ile olması gereken yere ulaştığında, iyot kokulu bir umudun kıyısına vardığını anladı. Martıların şenliği altında, iç sesi dile geliverdi yeniden;

– Hoşgeldin yeni yaşamına, hoşgeldin !

Gamzesine ilişen umut dolu gülümsemeyle derin bir nefes çekti içine. giderek huzur doluyordu ciğerleri. Yanı başındaki banka oturdu. Valizini yamacına bırakıp ardına yaslandı,kapadı gözlerini beklerken. Saçları değildi sadece rüzgarda dağılan, şimdi sanki geçmişi de tel tel uzaklaşıyordu zihninden, bedeninden. Huzurdu esen.

Ayağına değen bir şeyle irkiliverdi aniden. Minik bir yavru kediydi bu deniz mavisi gözleriyle ona değen. Kucağına aldı hemen. Ve dudaklarından dökülüverdi cümleler;

– Merhaba Umut ! Ben, Kardelen . Beraber başlayalım mı yepyeni bir hayata, ne dersin ?

Exit mobile version
%%footer%%