ALGERNON’A ÇİÇEKLER / DANIEL KEYES

Published by

on

Algernon’a Çiçekler romanını bitirdikten sonra -ve dahi okuma esnamda- bir yandan içimde yazarın bu kitabı yazmasındaki itici gücün ne olduğuna dair merak gelişirken diğer yandan romanın ana çekirdeğini oluşturan “zihinsel yetersizlik” kavramına ilişkin toplum nezdinde de kavramsal bir karmaşa olduğunu farkettim. Buradan hareketle, yaptığım araştırmayla her iki noktayla ilgili edindiğim bilgileri derleyip toparlayıp sizlerle de paylaşmak istedim.

Kitaba ilişkin bugüne dek yazılmış pek çok inceleme olduğunu yapacağınız minik bir araştırmayla fark edeceksinizdir. Eserin muhteviyâtı, hissettirdiği duyguların aktarılması vb. pek çok öznel inceleme zaten mevcut. Benim yaklaşımım ise, yukarıda sözünü ettiğim merakımı gideren ve kavram karmaşına ilişkin edindiğim bilgileri sizlerle de paylaşmak ve finalde kısa bir yorum sunmak yönünde olacak. Okuma merakınızı sonuna dek canlı tutabilmeyi umut ederek hemen ilk başlığa geçeyim:

“ZİHİNSEL YETERSİZLİK” TERİMİ VE KISACA DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE TERMİNOLOJİNİN GELİŞME SÜRECİ

“Zihin yetersizlik” veya “zihin engelli” teriminin, bireyin zihinsel işlevlerinde ve uyumsal davranışlarında yaşadığı sınırlılık kabulünden hareketle, bu kavramların dünyadaki belgeli tarihine birlikte göz atalım.

Zihinsel sınırlılıklar ile akıl hastalıklarının uzunca bir süre birlikte ele alındığını ve adlandırıldığını görüyoruz. Zihinsel yetersizlikle ilgili geçmiş terminolojide ilk ortaya atılan terim “idiot” olmuş. Yakın zamana kadar kullanılan bu terim Yunanca “sıradan insan ya da hüneri olmayan işçi, çalışan” anlamına geliyor. 1900’lü yılların başında ise, bireylerin ağırlık düzeyine göre en ağırdan en hafife doğru: idiot, debil, embesil ve moron terimleriyle sınıflandırıldığını görüyoruz. 20. yy’da, Dünya Sağlık Örgütü’nün bireyin yaşadığı sağlık problemlerine ilişkin bakış açısında evrimsel bir değişim görülüyor. Böylece, zihinsel sınırlılıkların bireyin içinde olan, kesin ve değişmez durum olarak görülmesi anlayışı bırakılmış, birey ile çevresi arasındaki dinamik bir etkileşimin ürünü olarak görülmesi anlayışına geçilmiş.

Ancak bu bakış açısı terminolojiye hemen yansımamış. Zira Amerika “zekâ geriliği” terimini 2006 yılının sonuna kadar kullanmayı sürdürmüş, 2013 itibariyle de “zihin yetersizliği” terimini benimsemiş.

Yüzümüzü Türkiye’ye doğru çevirdiğimizde 1950’lerde “geri zekâlı” teriminin kullanıldığını görüyoruz. 1980’lere ulaştığımızda bu terim yerini “zekâ geriliği” ve “zihin özrü” gibi adlandırmalara bırakıyor, aynı yıllarda “zihin engeli” teriminin de yaygın kullanılmaya başlandığını okuyoruz. 2010’lu yıllara geldiğimizde bu terimlere “zihinsel yetersizlik” ekleniyor.

Bununla birlikte, Türkçe kaynaklarda zihinsel özür, zihin engelli, zekâ geriliği ve zihinsel yetersizlik terimlerinin karmaşık kullanıldığı görülüyor. Türkiye’de zihinsel yetersizlik alanında yapılan çalışmaların terminolojisine ilişkin kapsamlı bir çalışma -ne yazık ki- bugüne dek yapılmamış gözüküyor.

BİLİMSEL TARİH SÜRECİNDEN KISA BİR KESİT

Bilimsel alandaki hızlı gelişmelerle “Zihinsel yetersizliğin” ne olduğuna ilişkin net yanıtların 19.yy başı itibariyle verilmeye başlandığını görüyoruz. Bu özel bireylere yönelik sağaltım çalışmalarının 20.yy başına gelindiğinde, geliştirilen zeka testleri ve bu zeka testlerinin olumsuz amaçlar için kullanılması sebebiyle iyimserlikten uzaklaştığını söylemek mümkün.

Süreç içinde zihinsel yetersizliğin nedenlerine ilişkin araştırmalar yapılmış, ameliyat gibi çeşitli uygulamalar ile ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağına dair pek çok çalışma yapılmış. Bu bağlamda kamuoyunda en iyi bilinen ameliyat örneği, Kennedy’nin (JFK) 23 yaşındaki kız kardeşi Rosemary Kennedy ‘ye 1941 yılında yapılan lobotomi ameliyatıdır (beyne yapılan psikiyatrik lokal cerrahi müdahale). Ancak etkisi olumsuz olan bu ameliyatın ardından Kennedy, ciddi şekilde engelli kalarak 85 yaşında vefat edene kadar bakıma muhtaç yaşamış.

DANIEL KEYES VE ALGERNON’A ÇİÇEKLER’E KISA BAKIŞ

Eserin geçmişi, yazarın New York Üniversitesi’nde tıp fakültesinde okuduğu 1945’e uzanıyor. İlk tohum, o yıl yaptığı bir tren yolculuğu esnasında kendisine sorduğu “Bir kişinin zekâsını artırmak mümkün olsaydı ne olurdu?” sorusu ile atılmış zihnine. Kısa süre sonra Tıp fakültesini terkeden Keyes, psikolojiye yönelmiş. Ana dal olarak psikoloji eğitimini Brooklyn College’da, lisansüstü eğitimini de New York Şehir Koleji’nde tamamlamış.

Psikanalist olmak için kendisinin de psikanalizden geçmesi bu sebeple düzenli olarak haftada iki gün seanslara katılması gerekmiş. Bu seanslarda serbest çağrışım yaparak hayatı üzerine bolca düşünme imkânı olmuş. O dönemde ona fazlasıyla sıkıntı veren “mürekkep lekesi testleri” daha sonra Algernon’a Çiçekler romanında karşımıza çıkıyor.

Bir yandan hayatını idame ettirmeye çalışan Keyes, dergilerde editörlük yapmış, yazar olarak kendini geliştirip ilk öyküleri yayımlanmaya başlamış, Brookly College’da gece dersleri alarak Amerikan Edebiyatı alanından yüksek lisans derecesiyle mezun olmuş.

1957’de öğretmenlik lisansı alarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamış. Üstün yetenekli öğrenciler için iki yaratıcı yazarlık dersi ve zihinsel engelli öğrenciler için iki ders daha vermiş. Bu ilk dersin Keyes üzerindeki etkisini, otobiyografisinde belirttiği haliyle onun ağzından dinleyelim: Ders sonunda bir öğrenci Keyes’ın yanına yaklaşarak ona şöyle demiş: “Bunun sahte bir ders olduğunu biliyorum ve sana sormak istedim. Eğer çok çalışır ve dönem sonunda akıllı olursam beni normal sınıfa koyar mısın? Akıllı olmak istiyorum.”

Özetle, yıllar önce tren yolculuğunda aklına gelen o sorunun, sonrasında psikanaliz seanslarında karşılaştığı testlerin ve nihayetinde eğitim verdiği özel öğrencinin sorusu ve isteğini bir araya getirdiğimizde, bu toplamın, Daniel Keyes’ın Algernon’a Çiçekler’i kaleme almasındaki itici güç olduğunu görebiliyoruz.

Daniel Keyes, kendi yaşam deneyimlerinden topladığı ve bugünün bilimsel gerçekliğinde hâlâ yanıt alamadığımız o soruları, kendi kurmaca tasarımı içinde cevaplıyor.

1959’da bir novella olarak yayınlanan Algernon’a Çiçekler, 1966’da genişletilmiş roman olarak okurla buluşuyor. Yazara 1959’da Hugo Ödülü’nü, 1966’da da Nebula Ödülü’nü kazandıran eser, 1968’de Charly adıyla sinemaya da uyarlanıyor. Beyaz perdeye uyarlanan başka versiyonları da var.

“Zihinsel yetersizlik” çekirdek kavramı etrafında örülen romana ilişkin kısa bir toparlama ile yazımı sonlandırayım. Zihinsel yetersizliği olan 32 yaşındaki Charlie’ye yapılan bir deney ve bu deneyin sonuçlarını konu ediniyor roman. Charlie’yi bir dâhiye dönüştüren bilim deneyinin trajik öyküsü olarak da özetleyebiliriz konuyu.

Hikâyenin içine, ana karakterin “ben anlatım diliyle” bizzat yazdığı günlük inceleme raporları aracılığıyla çekiliyoruz. Bu anlatım dili tercihinin, okurun Charlie ile etkili empati kurabilmesi bakımından çok yerinde bir tercih olduğu görüşündeyim. Okurun zihninde üç katmanlı bir sarsıntı yaratıyor eser: Psikolojik, sosyolojik ve felsefik. Bir yandan zihinsel yetersizlik yaşayan bireylere toplumun bakış açısı ve tutumu gözler önüne serilirken beri yandan bu yetersizliği yaşayan bireyin çaresizliği ve çıkmazları net olarak ortaya konuyor.

Okuma esnasında kendimizi, her hücremize kadar “Charlie gibi” hissettiğimiz bu kurgunun gücü, bana şu cümleyi kurduruyor: Keşke, hikâyenin sonunu değiştirme kudretine sahip olabilseydim.

Niyetlenenler için şimdiden iyi okumalar diliyorum.

Sevgiyle kalın.

Gökşen Bozkoyunlu

Bir Cevap Yazın

Gökşen Bozkoyunlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin